<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-19714513</id><updated>2011-04-21T12:51:43.167-07:00</updated><title type='text'>Her Şey O'ndan</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://niyet.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://niyet.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Ahmet Faik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08696770155367277968</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/265/1957/320/trastan_sonra.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>8</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-19714513.post-113466919824335924</id><published>2005-12-15T09:52:00.000-08:00</published><updated>2005-12-15T09:53:18.753-08:00</updated><title type='text'>Materyalist Bilim: Negatif Bilim</title><content type='html'>MATERYALİST BİLİM: NEGATİF bilim&lt;br /&gt;FİZİKSEL OLGULARIN BİLİMSEL TERİMLERLE anlaşılabileceği şeklinde yaygın bir inanış vardır. Bilimin insanın gelecekteki olayları tahmin etmesini, çevresini kontrol etmesini ya da çok değişik olguları açıklamasını mümkün kılan bilgiler ürettiği varsayılır. Bilimsel bilgi her nerede kullanılıyorsa, bu iddia orada muhakkak tekrarlanır.&lt;br /&gt;Meselenin özü şu sorunun cevabında yatar: Bilimsel sonuçlar bilgi oluşturur mu? Bu soruyu cevaplandırmak için, bilimin mantıkî yapısını incelemek gerekir. Aslında problem bir doğrulama problemidir. Belli bir hüküm bilimin sunduğu delillerle desteklenir, ama bilimin delil kavramının doğru olup olmadığı sorgulanmaz. Oysa, bilimsel akıl yürütmenin, (yani bilimsel doğrulama metodunun) temeline ilişkin bu gibi soruların büyük önemi vardır.&lt;br /&gt;Kur’ân’da öğretilen akıl yürütme metodları bilimin yöntemlerinden kesin çizgilerle ayrılır ve hatta onlarla çatışır. Daha da önemlisi, Kur’ânî metodların uygulanması yegâne gerçek bilgi olan marifetullaha kapı açar. Ancak, bilimin başarıları ve teknolojik sonuçları, Allah’a inananlar da dahil birçok insanı, bilgiyi bilimsel bilgi ile özdeşleştirmeye itmiştir. Birçokları, hâlâ, dinin bir inanç meselesi olduğu; dinin ‘dogmalar’ının inançla kabul edildiği, önce inanıp sonra bunların kabul olunduğu fikrindedirler. Onlara göre, bir inancı kabul etmenin temelinde bir sorgulama süreci, delile dayalı bir tasdik tavrı bulunmaz. Eğer belli bir din esasen böyle bir ‘inanç’ meselesinden ibaretse, o dini bir başka inanca tercih etmenin hiçbir temeli yoktur.&lt;br /&gt;Kur’ân’ın ve bilimin metodu arasındaki bu çatışma karşısında, dinin sunduğu iddiaları delilleriyle ele almak bir zaruret olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğer dine bağlılığımız doğrulanmamış, iz’ansız, taassubî bir sadakatten öte birşey olacaksa, yani delile dayalı bir tasdik eylemini içerecekse, vahyin bilgi edinmede bilimden daha iyi bir vesile olduğunu bilmemiz gerekir. Burada mesele, vahyî hükümlerin bilimsel akıl yürütme metoduna dayanan hükümlerden daha güvenilir olduğunu, ve aslında güvenilir yegâne bilgi olduğunu varsaymak için sağlam mantıkî gerekçelerimiz bulunup bulunmadığını belirlemektir.&lt;br /&gt;NİÇİN VE NASIL SORULARI: SUN’Î BİR AYRIM&lt;br /&gt;Bilim materyalizmin köşe taşı ve tevhidin antitezi olan nedensellik esasına dayanır. Herşeyi bir sebep-sonuç zinciri içinde, bir sebebin sonucu olarak açıklamaya çalışır. Bu yüzden, eğer bilimsel paradigmanın bilgi ürettiği iddia ediliyorsa, bu, mutlaka Kur’ânî paradigma pahasına olur. Çünkü Kur’ân, sürekli, sebebin sonuç üzerinde tesiri olmadığını ileri sürer. Bu iki paradigma aynı zamanda doğru olamaz. Ya biri, ya öteki doğrudur. Hal böyleyken, bunca insan, Allah’a inandığı halde, bilgiye dair bilimsel paradigmayı niçin benimsiyor? Böylesi inananlar neden Kur’ânî yaklaşımla aynîleşmiyorlar? Bunun temel bir nedeni, bilimin ‘nasıl’ sorularına, dinin ise ‘niçin’ sorularına cevaplar aradığıóve verdiğióinanışıdır. Bu şekilde, bilim ve din zahiren uzlaştırılır; her birine ayrı bir alan ayrılır. Peki, bu ne demeye gelir, ve mümkün müdür?&lt;br /&gt;İleri sürülen şudur: Fiziksel olgular bilimsel terimlerle anlaşılabilirse de, bütün olarak bir kâinatın niçin var olduğunu; mekânın, zamanın ve fiziksel kanunların ilk elde neden var edildiğini açıklamak ancak bir Yaratıcıya atıfta bulunmakla mümkündür. Peşinden şunlar gelir: Her olayın bir sebebi vardır. Sonsuz bir sebepler zinciri olamayacağına göre, herşeyin bir ilk sebebi olmalıdır. İşte bu ilk sebep Allah’tır. Gelin, bu akıl yürütmedeki ilk adımı, yani her olayın bir sebebi olduğu varsayımını ele alalım. Buna göre, vücuda gelen her nesne, bu yaratılmış dünyada kendinden önce varolan bir başka şey tarafından yapılmaktadır. Ancak, eşyanın birbirini yaptığını ve yarattığını kabul etmek mantıksızdır. Çünkü böylesi bir kabullenme, kendi kendini üreten bir sebepler zinciri gibi saçma ve yanlış bir anlayışı içerir. O halde, eşi benzeri olmayan, kendi yarattıklarının cinsinden olmayan bir Yaratıcının varolması gerekir.&lt;br /&gt;Yukarıdaki akıl yürütmenin ikinci kısmına, yani "Sonsuz bir sebepler zinciri olamaz"a gelirsek, bu tamamen keyfî bir önermedir. Bu önermeye materyalist felsefeciler tarafından bile hücum edilmektedir. Sonsuz bir sebep-sonuç zinciri için neden bir açıklamaya gerek duyulsun ki? Bu düşünce herşeyin kendi varlığını hemen yakınında bulunan başka yaratılmış sebeb(ler)e borçlu olduğu varsayımına dayanır. Bir olay, meselâ kâinatın yaratılışı, şu veya bu yüzden, sebeplerle açıklanamadığında Yaratıcıya atfedilmektedir. Bu şekilde akıl yürütenler Allah’ın Vacibü’l-Vücud (Varlığı Zorunlu) olduğuna ve dolayısıyla varlığı için bir başka sebebe ihtiyacı olmadığına inandıkları için, bu sonuçla tatmin olurlar. Yaratılışı sebep-sonuç ilişkisi ekseninde açıklayıp da Allah’a inanmayanlar ise, bunu reddederler. Böylesi boşlukları Allah fikriyle doldurmaya gerek olmadığını söylerler. Bilim, nasıl olsa, tüm olayların ve olguların sebeplerini bulacaktır. İzahsız kalan boşlukları doldurmak için bir ilaha gerek yoktur.&lt;br /&gt;Nedensellik fikri bir noktada, yani tek bir sebep-sonuç örneğinde bile kabul edildikten sonra, zincirin sonsuza dek uzaması gerekmektedir. Tüm sebepler ve sonuçlar aynı mahiyettedirler, ve bu yüzden, şu veya bu noktada durmanın hiçbir gerekçesi yoktur. Bu da nihaî bir basamakta durmaya gerek olmadığı, bir ilk sebebin varlığına ihtiyaç bulunmadığı anlamına gelir. Eğer bir ilk sebep yoksa, İlk Muharrik’e de yer yoktur. Fakat, Allah’a imanı sağlam temellere oturmayan, tahkike dayanmayan taklidî bir iman sahibi Allah’a bir yer bulmak için bir ilk sebebin zorunlu olduğunu iddiaya zorlanır. Bununla birlikte, varlığı kabul edilse bile, bu ilk sebebin diğer sebeplerden farklı önemli bir özelliği olmayacaktır; nihayetinde o da bir sebeptir. Bu bakımdan, taklidî diye nitelenebilecek böylesi bir iman, temelsiz bir önyargıdan ibarettir.&lt;br /&gt;Allah’a gerçekten inanmak, yani tahkikî iman ise, O’nun varlığının, sadece sebebini göremediğimiz olaylarda değil, her olayda, her sebep ve sonuçta, şimdi ve her zaman tasdikidir. Olağandışı birşey gördüğümüzde bu bize mucize gibi gelebilir. Böylesi bir olayı bildiğimiz, alışık olduğumuz sebeplerle açıklayamayabilir ve sebeplerle açıklayamadığımız için onu Allah’a verebiliriz. Fakat alışık olduğumuz, bize tanıdık gelen birşey gördüğümüzde onu sebeplerle açıklar, ve sebeplerle açıklayabildiğimiz için de bildiğimiz sebeplere veririz. Orada bir mucize göremez ve dolayısıyla Allah’a ihtiyaç duymayız. Aslında, yaratılan herşey bir mucize değil midir? Kâinatta olağan diye birşey var mı; yoksa herşeyin bir mucize oluşunu, tüm sebeplerin o şeyi vücuda getirmede âciz kalışını, bizim o şeylere aşina oluşumuz, yani ülfetimiz mi perdeliyor? O halde, her bir mevcutta görünen güzellik ve sanatı hangi sebebe atfedeceğiz?&lt;br /&gt;Taklidî iman sahibi, Yaratıcıya, aslında bir yaratılmışlık konumunu ifade eden, ilk sebep de olsa, eninde sonunda bir sebep konumunu gösteren İlk Muharrik ünvanını verir. Bu inanış, Allah’ı, kâinatın başlangıcında var olan, kuvvetler ve temel kanunlar cinsinden birşey olarak görür. Bu şekilde, kâinat, değişmez kanunlarla idare edilen bir makine gibi, en başında kurulmuş ve öylece kendi kendine işlemeye devam etmektedir. Bu anlayış O’nun sebeplere, kuvvetlere ve kanunlara olan hâkimiyetini parçalara ayırır ve böylece O’na ortaklar koşulmasına, yani şirke kapı açar.&lt;br /&gt;Bir başka akıl yürütme biçimi de şöyledir: Tanımı gereği fiziksel dünya ile ilgilenen bilim, birşeyi bir başka şeyle, (yani sebep-sonuç ilişkisiyle) açıklamada başarılı olabilir. Fakat, kâinatın ve içindekilerin niçin bu haliyle var edildiklerini, kâinatın ve eşyanın neden var olduğunu açıklayamaz. Fiziksel dünyadaki herşey ancak kâinat dışındaki bir varlıkla açıklanabilir ve o varlık da Allah’tır. Buna göre, kâinat şu anda olduğu biçimdedir, çünkü Allah bu biçimde olmasını takdir etmiştir. Basitçe ifade edersek; "Eşya nasıl husule geliyor?" diye sorarsanız, cevabı materyalist bilim, (yani, sebep-sonuç ilişkisi) verir; fakat "Eşya niçin husule geliyor?" derseniz, bu defa sözü din, yani Allah alır. Böyle bir düşünme tarzı bir tür kısır döngüdür. Bu düşünme tarzı Allah’ın varlığının ve tüm isimlerin O’na ait olmasının zorunlu olduğunu ispat etmez. Olsa olsa, şayet var olduğu kabul edilirse, yalnızca iradesine bir atıfta bulunur. Oysa, burada mesele Allah’ın varlığının zorunlu olduğunu tahkik etmek olduğuna göre, böylesi bir inanışın kendisi kendi doğruluğunu ispatlamakta kullanılamaz. Din, işte bu nedenle, alt tarafı bir inanç meselesi gibi görülmektedir.&lt;br /&gt;Bu düşünce biçimi, hiç sorgusuz, bilimin eşyanın ‘nasıl’ vücuda geldiğini açıkladığını kabul etmekte ve dine ‘niçin’ sorularını cevaplandırma şerefini bırakmaktadır. Ancak, ‘nasıl’ ve ‘niçin’ soruları arasındaki bu ayrım fıtrî değildir; sun’îdir, bir yanılgıdan ibarettir. Biz de kâinatın bir parçası olduğumuza göre, kâinat hakkında ancak ‘nasıl’ sorularıyla bilgi edinip birşeyler öğrenebiliriz. ‘Nasıl’ sorularına verilen cevaplar, temelde tümevarım çıkarımları olup, bilgimizin şümulünü giderek genişleten bir fonksiyona sahiptirler. Yani, başlangıç önermeleri bilinirse, bu çıkarımlar, vardığımız hükme dair ilave yorumları da içinde barındırmasıyla, bilgimizi genişletirler. ‘Nasıl’ sorusuna indirgenmesi mümkün olmayan ‘niçin’ sorusu ise, farklıdır. ‘Niçin’ sorusunu cevaplandırabilmek için ya kâinatın dışına çıkıp onu oradan inceleyebiliyor olmamız gerekir, ki bu imkânsızdır; ya da, eğer Allah’ı biliyorsak, O’nun kâinatı böyle irade ettiğini kabul etmemiz gerekir. ‘Niçin’ sorusu, dolayısıyla, ya bir totolojiyi doğurur, ya da başlangıç önermeleri biliniyorsa, bizi tümdengelen bir çıkarıma götürür. Her iki durumda da bilginin şümulünü genişletme fonksiyonunu ifa edemez.&lt;br /&gt;Dolayısıyla, ‘nasıl’ sorularının çözümünü bilime havale etmek, en sade ifadesiyle, dini ölüme mahkûm etmek ve Allah’ı sadece boşlukları dolduran bir ilah, bir İlk Muharrik düzeyine indirgemek demektir. Çünkü, eğer Allah’ın varlığı bulunacak ve bilinecekse, bunu mutlaka O’nun yarattıkları arasından keşfettiğimiz vesilelerle başarmamız gerekiróaçıklayamadığımız şeylerle değil.1 Din de, bilim de tümevarıma dayandıklarını ileri sürdüklerine ve bilgi-üretme fonksiyonu taşıdıklarını iddia ettiklerine göre, iki seçenek sözkonusudur: ya bilim vahyi tasdik eder ve ona tâbi olur veya bilim vahiyle çatışır. Buna göre, bu iki şıktan sadece biri doğru, öteki ise yanlış olma durumundadır. Hangisinin doğru olduğuna karar vermek için, bilimsel metodun mantıkî yapısını inceleyelim ve bunu Kur’ân’ın metoduyla karşılaştıralım.&lt;br /&gt;SÖZDE POZİTİF BİLİMLER GERÇEKTE NEGATİFTİRLER&lt;br /&gt;Bilimsel metod, içinde problemin ilk önce belirlendiği ve ardından bunu çözümlemeye yönelik hipotezleri temellendirmek yahut test etmek için gözlemler, deneyler ve sair uygun verilerin kullanıldığı bir süreçtir. Bilimsel kanunlar bu şekilde ortaya çıkar. Genel kanaat bu işlemlerin tümevarımsal olduğu, diğer bir deyişle, yeni bilgiler hasıl ettiği şeklindedir. Bununla birlikte, birçok bilim felsefecisi tümevarımcılığı bilim adamlarının meşgul olageldiği asıl işlemleri doğru temsil etmediği gerekçesiyle eleştirmektedir. Dediklerine göre, bilimsel bir teori hiçbir zaman geçici bir ön-kabulden fazlasını hak etmez; çünkü, prensipte, her teori aksi isbat edilebilir niteliktedir. Bir teoriye, sadece henüz cerhedilmediği, henüz aksi ispatlanamadığı için inanılır. Yani, bilimin gözlem ve deneye ilişkin işlemlerinin hedefi doğrulama değil, yanlışlamadır.&lt;br /&gt;Burada ortaya atılan problemin bir delil getirme ve doğruluğunu isbatlama kavramı olarak bilimsel metodu ilgilendirdiğini şimdiden belirtmek gerekir. Problemin mahiyetini anlamak için, bir örnek verelim.&lt;br /&gt;Hepimiz okulda "Güneş ışığı bitkilerin büyümesinde etki sahibidir" diye öğrendik. Bu hipotez bir deneyle ispatlanabilir. İki bitki alırız. Birini güneş ışığına maruz bırakır, diğerini kalın bir kağıtla örteriz. Her iki bitkiyi de düzenli olarak sularız. Bir hafta sonra, güneş ışığı almayan bitkinin solduğunu görürüz. Bize buradan çıkan sonucun şu olduğu söylenir: Bu deney güneş ışığının bitkilerin normal olarak büyümelerini ve yeşil kalmalarını sağladığını isbat etmektedir. Oysa, burada gözlediğimiz yegâne şey, güneş ışığının yokluğu durumunda bitkilerin büyümediğidir. Ki bu, güneş ışığının bitkilerin büyümesine sebep olduğunu söylemekten kesinlikle farklıdır. Bitkilerin büyümesi sayısız faktöre bağlıdır. Fakat, bu faktörlerden sadece birinin yokluğu bir bitkinin büyümemesi için yeterlidir. Dolayısıyla, bu deney yalnızca bitkilerin güneş ışığının yokluğu durumunda büyümediklerini ispatlar. Ve bu çıkarımdan, "Güneş ışığı bitkilerin büyümesinde etki sahibidir" hipoteziyle ilgili herhangi bir hüküm çıkarmak mantıken imkânsızdır. Daha derinlemesine düşünüldüğünde, böyle bir doğrulama yönteminin mantıksız ve uydurma olduğu görülür.2&lt;br /&gt;Bu hipotezi sınamak için, probleme pozitif olarak yaklaşmamız ve "Güneş ışığının bitkilerin büyümesinde bir etkisi var mı?" gibi pozitif sorular sormamız gerekir. Bu amaçla, güneş ışığını incelemeli ve "Bunun özellikleri nelerdir?" ve "Bir bitkinin büyümesi için ihtiyaç duyulan nitelikler nelerdir?" gibi sorular sormalıyız.&lt;br /&gt;Kâinatta bitkiler içerisindeki düzenin ve onların husule gelişine ilişkin kuralların bitkiden bitkiye değiştiğini görürüz. Diğer taraftan, güneş ışığı bu bitkilerin hepsine girer, her birine nüfuz edebilir. Onların içerisinde hiç hatasız iş görebilir. Eğer onların düzeni güneş ışığınca bilinmezse, o içlerinde iş göremez, iş görse de hatasız iş göremez. Bu durumda, görevini mükemmel biçimde yerine getiren güneş ışığı, ya tüm bitkilerin ayrı ayrı yapılarını, ölçülerini ve oluşumlarını biliyor olmalı veya herşeyi bilen birinin emri ve iradesi altında iş görüyor olmalıdır. Yani, güneş ışığı ya herşeyi bilen ve herşeye kudreti yeten birinin ilim ve kudreti dahilinde ve onun iradesine bağlı olarak iş görüyor olmalı veya kendisi herşeyi biliyor ve herşeye kudreti yetiyor olmalıdır. Çünkü, tüm bitkilerde ve aslında tüm canlıların bünyesinde düzenli biçimde işliyor, veya işleyebiliyor. Bununla birlikte, güneş ışığında bu niteliklerin hiçbiri yoktur. Bitkilere hayat verecek ne ilmi vardır, ne iradesi, ne de kudreti. Kör ve şuursuzdur. Bu da, onun hikmeti sonsuz bir Yapanın, herşeyi bilen bir Yaratanın izni ve emri altında iş gördüğünü gösterir.&lt;br /&gt;Akıllarının kullanımını sadece zahirde görünür durumdaki şeylerle sınırlayan materyalistler ise, olayları sebep-sonuç ilişkisi içinde algılarlar. Sözgelimi, iki olay birlikte gerçekleşiyorsa, birinin diğerine sebep olduğunu düşünürler. Ve daha en başta bir Yaratıcının varlığını kabul etmemeye şartlandıkları için, sebebin sonucu yaptığı şeklindeki akıldışı ve fasit fikri kabule mecbur kalır ve bitkilerin büyümesine güneş ışığının sebep olduğunu iddia ederler. Hiçbir zaman, güneş ışığının yapıyor göründüğü tüm bu şeyleri nasıl bildiğini, nasıl güç yetirdiğini, bunu hangi nitelikleri sayesinde başardığını.. sormazlar. Aynı zamanda, iddialarını da ispatlayamazlar, çünkü akıldışıdır. Çareyi negatif bir yaklaşımı benimsemekte bulurlar ve bu yaklaşıma ‘bilimsel metod’ adını verirler. Kur’ân’da bildirilen pozitif yaklaşımla karşılaştırıldığında, bu negatif bilimsel yaklaşımın, tamamen mantıksız ve bâtıl olduğu görülür.&lt;br /&gt;Allah’tan başka koruyucular [varlıklar veya güçler] edinenlerin hali kendine bir ev edinen örümceğin hali gibidir: zira, muhakkak ki, evlerin en zayıfı örümceğin evidir. Bunu bir anlayabilselerdi.3&lt;br /&gt;Bilimsel metod bu meseldeki örümcek evi gibidir. Hele bir sorgulamaya girişin, hemen dağılıverir; bir vehim üzerine bina edildiği hemencecik anlaşılır.&lt;br /&gt;SONUÇ&lt;br /&gt;Bilimsel doğrulama metodunu inceledikten sonra, bu metodun mantıken temelsiz olduğu açıkça görülür. Materyalist felsefecilerin kendilerine göre, sözümona bilimsel bilgi paradigması denilen bu şey, doğrulama değil, yanlışlama esasına dayalıdır. Onlar sonucu sebebin yaptığını ispatlamanın imkânsız olduğunun farkındalar; fakat bu iddianın yanlışlanamaz olduğunu düşünüp, buna güveniyorlar.&lt;br /&gt;Halbuki, pozitif yaklaşımı benimseyip, "Güneş ışığı bir bitkinin büyümesini etkileyebilir mi?" gibi olumlu sorular sorduğumuzda, sonucu sebebin yaptığı fikri çöküverir. Bilimsel metod hiçbir şekilde bu fikri doğrulayamamakta ve, dolayısıyla, bilgi sunmayı öngören bu iddialarını meşru bir temele dayandıramamaktadır. "Güneş ışığının bitkilerin büyümesinde etkisi vardır" gibi bilimsel olarak ortaya atılmış çıkarımlara inanmanın hiçbir aklî temeli yoktur. Buradan hareketle, bilimselódaha doğrusu materyalistóbilgi paradigmasının gerçek bilgiyi sunamadığı sonucuna varıyoruz.&lt;br /&gt;Oysa Kur’ânî paradigma pozitif bir yaklaşıma dayalıdır. Kur’ân bize eşya ve olaylar hakkında nasıl pozitif sorular soracağımızı öğretir, mevcutların nasıl vücuda geldiğini gösterir, onların anlamlarını açıklar, tüm eşyadan onların Yaratıcısını sıfatları ve isimleri ile tanıttırmak için bahseder, ve yeni bir bilgi ortaya koyar: marifetullah, yani Allah’ı bilmek. Nitekim, en küçük bir zerre bile, halinin ve hareketinin diliyle, adetâ, "Bak! Ben cahil ve aciz olduğum halde, herşeyi kuşatan bir ilim ve herşeye hükmeden bir kudret gerektiren sayısız vazifeler görüyorum. O halde, benim herşeyi kuşatan böylesi bir ilme ve kudrete sahip Birinin emriyle iş gördüğümü göremiyor musun?" der.&lt;br /&gt;Materyalist felsefe ve bilim mevcutlara kendileri adına bakar. Bilim adamları doğrudan gözledikleri şeyi olduğu gibi tasvir ettiklerini sanırlar. Fakat, çarpıtılmış ve uydurma tanımları ruha ürkütücü ve korkunç bir hayret duygusundan başka hiçbir kemalat ve hiçbir bilgi kazandırmaz. Meselâ, bilim güneşi gezegenlerin etrafında dolaşmasına sebep olan büyük ve akışkan bir ateş kütlesi olarak tasvir eder. Açıklamasına, güneşin ağırlığı şu kadar, çapı bu kadardır. Güneş şöyledir, böyledir diye devam eder. Kur’ân’ın konuştuğu gibi konuşmaz: "Görmüyor musunuz, Allah...güneşi nasıl size bir lamba yaptı?"4 ‘Lamba’ tabiriyle, Kur’ân, dünyayı Yaratıcının rahmet ve lütfuna işaret eden bir hane olarak tasvir eder.&lt;br /&gt;Kur’ân bizi Yaratıcıyı tanımak için kâinata bakmaya çağırır. Bu yüzden, gerçek bilim vahiyle el ele, onun rehberliği altında işler. Bilim Kur’ân’ın maksadını inkâr etmemelidir. Bu maksada hizmet etmelidir. Aksi takdirde, hiçbir şeyi açıklayamaz; hiçbir bilgi üretemez. Bilim, sözgelimi, güneşin dünya için bir lamba olacak biçimde yaratıldığını, takdir edildiğini kabul etmeli, ondan sonra da bu yaratılıştaki hikmet ve rahmeti araştırmalı ve bize güneşin Yaratıcısının ne kadar Hakîm ve Rahîm olduğunu göstermelidir. Bu şekilde, bilim insanoğlunun içinde yaşadığı dünyayı ve kendisini anlamasına, dolayısıyla Yaratıcısını daha iyi tanımasına yardımcı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dipnotlar:&lt;br /&gt;1. Nitekim Kur’ân, bizi eşyanın, ‘neden’ değil, ‘nasıl’ (keyfe) vücuda geldiğine bakmaya davet eder. Meselâ: "...Ve [hayvanların ve insanların] kemiklerine bakónasıl onları biribiri üstüne koyuyor ve sonra onlara et giydiriyoruz!" (2:259); "Yeryüzünde gezin ve bakın, O nasıl [insanı] ilk defasında yarattı." (29:20); "İşte Allah’ın rahmetinin eserlerini gör: Ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor?" (30:50); "Bakmıyorlar mı deveye, nasıl yaratılmış? Ve göğe, nasıl yükseltilmiş? Ve dağlara, nasıl sıkıca dikilmiş? Ve yeryüzüne, nasıl yayılmış?" (88:17-20).&lt;br /&gt;2. "Allah kendisine hükümdarlık verdi diye Rabbi hakkında İbrahim’le tartışan (kral)ı görmedin mi? İbrahim dedi ki: ‘Benim Rabbim O’dur ki hayatı ve ölümü verir.’&lt;br /&gt;[Kral] karşılık verdi: ‘Ben de hayat ve ölüm veririm.’&lt;br /&gt;İbrâhim, ‘Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir’ deyince, inkârda direnen adam şaşırıp kaldı." (bkz. Kur’ân, 2:258)&lt;br /&gt;Kral bunun üzerine huzuruna iki mahkum getirtti. Birinin öldürülmesini emretti, diğerinin ise canını bağışladı. Böylece, kendisinin de hayat ve ölümü verebileceğini ispatlamak istiyordu. Kral şöyle akıl yürütmüştü: "Eğer ikinci mahkumun öldürülmesini emretseydim, o hayatta olmayacaktı. O halde, ona ben hayat verdim." Bu düşünce bilim adamlarının söylediklerine çok benzer: "Eğer güneş ışığı olmasaydı, bitkiler solup ölecekti. O halde, bitkilere güneş ışığı hayat verir."&lt;br /&gt;Aslında böylesi akıl yürütmeler çok yaygındır. Biz de çoğu zaman küfrü ima ettiğini farketmeden bu şekilde düşünebiliriz. İşte kendi fiillerimizi, eylemlerimizi de böyle sahipleniriz. Meselâ, "Eğer çiçekleri sulamasaydım, çiçekler solup öleceklerdi. O halde çiçekleri [sulayarak] ben büyütüyorum" diye düşünürüz. Aslında, kendimizi ve fiillerimizi Allah’ın yaratıyor olduğunu ("Oysa, sizi de, fiillerinizi de Allah yaratmıştır." [37:96]) farkedemezsek, O’nun tüm kâinatı, içindeki her sebebi ve her sonucu ayrı ayrı yarattığını farkedemeyiz. Kendimizi tesiri olan bir sebep olarak görürsek, sebeplere de tesir vermek, yani sebebin sonucu yaptığına inanmak zorundayızdır.&lt;br /&gt;yette sözü edilen kral, bir anlamda, kâinatta rububiyet dava eden nefsin temsilcisidir. O halde nefsimize ve kral misali bilim adamlarına İbrahim’in (a.s.) krala söylediğini söylemeliyiz: "Allah güneşi doğudan getirir, sen de batıdan getir." Yani, "O halde, sen de kanunları değiştir. Yaratıcının kanunlarına uymadan birşey yapabilir misin?"&lt;br /&gt;3. bkz. Kur’ân, 29:41.&lt;br /&gt;4. bkz. Kur’ân, 71:16.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19714513-113466919824335924?l=niyet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://niyet.blogspot.com/feeds/113466919824335924/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=19714513&amp;postID=113466919824335924' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113466919824335924'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113466919824335924'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://niyet.blogspot.com/2005/12/materyalist-bilim-negatif-bilim.html' title='Materyalist Bilim: Negatif Bilim'/><author><name>Ahmet Faik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08696770155367277968</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/265/1957/320/trastan_sonra.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-19714513.post-113466844242842973</id><published>2005-12-15T09:39:00.000-08:00</published><updated>2005-12-15T09:40:42.560-08:00</updated><title type='text'>Kur’ân'î Bir Bilim Arayışı</title><content type='html'>BİLİM VE DÜŞÜNCE DÜNYASINA RENGİNİ seküler bir anlayışın verdiği; düşünce ve bilim metodlarını ve kavramlarını seküler kalıpların şekillendirdiği bir ortamda, inananlar ciddi bir problemle karşı karşıyadırlar: Bilginin kaynağını akıl olarak gören ve tüm ilim dünyasına olanca ağırlığını koyan zümreye karşı, bilginin kaynağını vahiyde bulan insanlar olarak kendileri ne yapacaklardır? Bir yanda vahye yegâne hak bilgi kaynağı olarak muhatap olup, öte yanda seküler kalıplar üzerine oturtulmuş bir bilimle uğraşmaları ne derece tutarlıdır?&lt;br /&gt;İşte bu gibi sorular, uzunca bir zamandır ‘bilginin İslâmîleştirilmesi’ hususunda kafa yoran Müslüman düşünürlerin bir çıkış yolu bulmaya çalıştıkları sorulardır. Hatta, ‘bilginin İslâmîleştirilmesi’ teşebbüsüne yol açan hususun da, şu an içinde yaşıyor olduğumuz bu çelişki olduğu da söylenebilir.&lt;br /&gt;Bu teşebbüs dahilinde yapılmış her bir çalışma önemli katkılar sağlamış durumdadır. Bununla birlikte, mevcut çalışmaların yeterli olmadığı da ortadadır. Mevcut paradigmalara bağlı kalındığı sürece ‘bilginin İslâmîleştirilmesi’nin mümkün olmadığı görülmekte; yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Okuduğunuz çalışma, işte bu paradigmanın Kur’ân’da zaten sunuluyor olduğunu gösterecektir.&lt;br /&gt;KUR’ÂN’IN HEDEFLERİ&lt;br /&gt;Materyalist bilgi kavramına verilecek İslâmî bir cevabın referans noktası olarak ilahî vahyi, yani Kur’ân’ı alıyor olması gerekir. Çünkü Kur’ân, bize Rabbimizi tanıtır. Büyük kâinat kitabının müfessiri, semavat ve arz sayfalarında cilveleri gözüken ilahî isimlere ulaşmanın anahtarı odur. Hadisat perdesi altında gizli hakikatların anahtarı da odur. İnsanlık âlemi için biricik rehber, mürşid ve muallim odur. O hem bir dua ve ibadet kitabı, hem bir hikmet ve marifet kitabı hükmündedir.&lt;br /&gt;yetlerinin sonunda, Kur’ân, ilahî isimlere veya onların anlamlarına değinir. Bazı âyetlerin sonunda ise, muhatabını, okuduğu âyetlerin mânâları üzerinde düşünmeye çağırır.&lt;br /&gt;İlk Hedef: Kur’ân Saniimizin fiil ve eserlerini önümüze serer. Sonra dikkatimizi bu eserlerdeki ilahî isimlere çeker. Tevhid, nübüvvet ve haşir gibi temel maksatlarını isbatlar.&lt;br /&gt;Kur’ân beşerin nazarına mevcutlarda görülen ilahî sanatı arzeder. Sonra, bu sanatı esma-i hüsna ile birlikte hülasa eder veya bu isimleri görmesi için insanı aklını kullanmaya çağırır.&lt;br /&gt;Aşağıdaki âyet, Kur’ân’ın bizi nasıl bir tefekküre çağırdığını açıkça göstermektedir:&lt;br /&gt;De ki: "Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulak ve gözlerin sahibi kimdir? Diriyi ölüden, [ölüyü diriden] çıkaran kimdir? Her işin tedbirini gören kimdir?" "Allah" diyecekler. De ki: "O halde O’na karşı gelmekten sakınmaz mısınız? İşte Hak Rabbiniz, Allah budur."1&lt;br /&gt;Bu âyetiyle, Kur’ân ilk önce şunu sorar: "Göğü ve yeri maişetiniz için erzak deposu kılan kimdir? Gökten yağmuru indiren ve yeri sizin için özel olarak hazırlanmış sayısız gıdanın bulunduğu bir bahçe ve mutfak kılan kimdir? Sema ve arzı iki itaatkâr abd kılmak, O’ndan başka biri için mümkün müdür? Hayır. O halde, hamd ve şükrünüzü yalnız O’na arzetmeli, O’na mahsus kılmalısınız."&lt;br /&gt;Kur’ân bize göklerin ve yerin Rabbini tanıtarak O’nun vahidiyetini bildirdikten sonra, nazarımızı bir ‘ehadiyet’ cilvesi olarak kendimize çevirir: "Gözlerinizin ve kulaklarınızın sahibi kimdir? Onları nereden edindiniz? Bu dakik ve kıymetdar gözleri ve kulakları Rabbinizden başka kim verebilir? Onları yaratan ve sizin için istihdam eden, sizin istifadenize sunan yalnızca O’dur. Madem öyledir, ubudiyete lâyık olan da yalnızca O’dur."&lt;br /&gt;Kur’ân, sonra, Vâhid-i Ehadin haşre muktedir olduğunu hatırlatır: "Her bahar ölmüş arza hayat veren ve sayısız mevcudatı vücuda getiren kimdir? Bunu, tüm kâinatın yaratıcısı olan Allah’tan başka kim vücuda getirebilir? O binlerce dünyevî haşir örneği sergiliyor. Madem ki kudretiyle ölmüş arzdan hayat çıkaran O’dur, o halde sizin Mahşerde diriltilmeniz O’nun eliyle olacaktır. O Hak olduğundan, sizi bir Mahkeme-i Kübraya gönderecektir. Tıpkı şu dünyada ölmüş arza her bahar yeniden hayat vermesi gibi, sizin de hayatınızı geri verecektir."&lt;br /&gt;Nitekim, başka bir âyet de öncelikle bu dersi vermektedir:&lt;br /&gt;İşte, Allah’ın rahmetinin eserlerine bak: Ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor? Şüphesiz bunları yapan, ölüleri de böyle diriltecektir. Çünkü O herşeye gücü yetendir.2&lt;br /&gt;Ele aldığımız âyette, ‘her işin tedbiri’nden söz ederek, şu da sorulur: "Bu geniş kâinatı bir şehir gibi mükemmel bir düzen içinde tanzim ve idare eden, Allah’tan başka kim olabilir?" Gerçekten, kâinatı idare eden kudret öylesine mükemmeldir ve herşeyi öylesine kuşatmıştır ki, hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur. O yüzden, insan "Allah" demeye mecbur kalmaktadır. Bu bakımdan, âyet en sonunda O’nu, isimleriyle hatırlatır. "İşte Hak Rabbiniz, Allah budur" der. Allah, Rab ve Hak isimlerini zikrederek, bütün bu ihsanların kaynağının ilahî kudret olduğunu gösterir.&lt;br /&gt;İkinci Hedef: Kur’ân kimi zaman belirli özel hususları zikreder. Sonra bu hususlardan hareketle, sermedî ve daimî hakikatlerin şuuruna varmak üzere insanı tefekküre teşvik eden bir özetle son bulur. Aşağıdaki âyetler bunun bir misalidir:&lt;br /&gt;Süt veren hayvanlarda sizin için bir ibret vardır. Karınlarından, dışkı ve kan arasından, içilmesi içenler için kolay, özlü bir süt size içiriyoruz. Hurmalıkların ve üzüm bağlarının meyvelerinin suyunu da size içiriyoruz. Siz o sudan tatlı bir içecek ve güzel yiyecekler ediniyorsunuz. Şüphesiz bunda, akleden bir kavim için, önemli bir âyet vardır. Ve Rabbin arıya vahyetti ki: "Dağlardan, ağaçlardan, insanların yaptıkları çardaklardan evler edin. Sonra her türlü meyvelerden ye, Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollara gir." İşte o arının karnından değişik renkli bir şerbet çıkıyor; onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda tefekkür eden bir kavim için önemli bir âyet vardır.3&lt;br /&gt;Bu âyetler Allah’ın süt veren mahluklara, ve üzüm ve hurmalara insan için tatlı ihsanlar dercettiğini gösterir. O, ufacık arılara, minnacık peteklerde insan için tatlı ve besleyici bir kudret mucizesi olarak bal yaptırmaktadır. Tüm bunlar belirtildikten sonra, sonuç cümlesi olarak "Gerçekten bunda tefekkür eden bir kavim için önemli bir âyet vardır" ile, Kur’ân insanı bu kudret ve rahmet mucizelerini düşünmeye, onlardan dersler çıkarmaya ve diğer kudret mucizeleriyle kıyaslamaya çağırmaktadır.&lt;br /&gt;Üçüncü Hedef: Bazı âyetler zahirî sebepleri tesirden tamamen azletmek için, onlarla birlikte yaratılan müsebbebatın hedef ve sonuçlarına dikkat çeker. Sebepler yaratmaya kâdir değildirler. Kur’ân onları ancak zahirî bir perde olarak gösterir. Çünkü en maksatlı hedefleri ve en faydalı sonuçları irade etmek, kaçınılmaz bir sûrette, ilmi ve hikmeti sonsuz olan birinin işidir. Oysa sebepler cansız, hayatsız ve bilgisizdirler.&lt;br /&gt;Böylesi âyetler, hedefleri ve sonuçları sözkonusu ederek, sebepler sonuçlarına bitişik gözüktükleri halde, gerçekte her ikisinin de yaratıldığına dikkat çeker. Gerçekten, sebep-sonuç zincirine materyalistlerin yaptığı gibi sorgulamadan baktığımızda, sonuçları sebepler yapıyormuş gibi görürüz. Fakat Kur’ân’ın bize teklif ettiği şekilde baktığımızda, yani durumu sorgulayıp üzerinde kafa yorduğumuzda, en büyük sebebin dahi en ehemmiyetsiz bir sonucun yaratılmasında bir pay sahibi olamayacağını anlarız. "Ve sebep ile sonuç arasındaki bu uzun mesafede, esmâ-i ilâhiye birer yıldız gibi tulû eder." Meselâ,&lt;br /&gt;İşte insan, yediklerine bir baksın. Biz nasıl gökten bolca su indiririz. Sonra yeri onunla açarız. Onda hububat bitiririz. Üzüm ve yeşillikler, zeytin ve hurma, ve gür bahçeler, ve yemişler ve çimenler bitiririz. Sizin ve hayvanlarınızın hayatı için.4&lt;br /&gt;Bu âyet, ilahî kudret mucizelerini maksatlı bir silsile içinde tasvir ederek, sebepleri sonuçlara bağlar ve ‘sizin hayatınız için’ gibi bir hedefe işaret eder. Bu hedef bütün sebeplerin ve sonuçların ardarda gelişinde, hedefi gören ve izleyen gizli bir kontrol edicinin varlığını isbatlar. Gerçekten, ‘Sizin ve hayvanlarınızın hayatı için’ sonucu, bütün sebepleri yaratma kabiliyetinden azleder. Çünkü, âyet bu ifadeyle zımnen şunu söyler: "Size ve hayvanlarınıza rızık yetiştirmek için, su semadan geliyor. Oysa suda size ve hayvanlarınıza acıyıp şefkat ederek, hayatınızın devamı için rızık yetiştirme kabiliyeti yoktur. Demek ki, su gelmiyor; gönderiliyor."&lt;br /&gt;Görmedin mi? Allah semadan su indirdi.5&lt;br /&gt;Toprak da, insanın rızkının kendileriyle temin edildiği bitkileri üretir. Fakat toprağın ne duyguları vardır, ne de aklı. Dolayısıyla, insanın rızka ihtiyacını düşünüp ona şefkat etmek, toprağın kabiliyetinin ötesindedir. O halde, toprağın kendisi rızık üretmiyor. O cansız ve kör toprak, bir aynanın siyah ciheti gibi işgörüyor; Rabb, Rahîm, vb. isimleri gösteriyor.&lt;br /&gt;Böylece, âyetin sunduğu açıklamadan Rahîm, Rezzak, Mün’im, Kerîm ve Rabb gibi ilahî isimler tulû etmektedir.&lt;br /&gt;Kısacası, Kur’ân âyetlerinin her biri, nasıl sebepler perdesini aşıp ilahî isimlerin üzerindeki örtünün kaldırılacağını öğreterek küfür ve gaflet karanlığını dağıtır. Herşeyin O’na muhtaç ve O’nun rububiyetine karşı itaatkâr olduğunu derkettirir. Nazarlarımızı sebeplerden, Müsebbibü’l-Esbaba çevirir. Onlarda görünen harikaları aklımızın önüne sererek, onların Sanii huzurunda bize secde ettirir. O’nun kudret ve rahmet mucizelerini sergiler. Rabbimizi, O’nun hikmetinin işaretlerini okumamızı sağlayarak, bütün güzel isimleriyle tanıttırır.&lt;br /&gt;Kur’ân bize O’ndan başka hiçbir şeyin ibadet mercii olamayacağını, hamd ve şükrün yalnız O’na mahsus olduğunu öğretir. Bize kâinat mescid-i kebîrinde secde eden âbidler olmak üzere yaratıldığımızı anlatır.&lt;br /&gt;PRAGMATİZMİN BÜYÜSÜ&lt;br /&gt;"Çoğumuz için," diyor J. Needleman, "şüpheciliğin bunca gayreti içinde karşılaştığı ilk engel, bilimin gerçekten işleyip işlemediğidir." Sonra, sözünü şöyle sürdürüyor: "Tanıdığım bir fizikçi, bir keresinde, çağdaşlarımızıókendisi, ve meslektaşı olan bilim adamları da dahilóehil olmadığı halde işe burnunu sokan birinin hileleriyle ve alımlı ama boş marifetleriyle gözleri öylesine kamaştığı için onu alelacele tanrılaştıran bir yabaniler güruhuna benzetmişti. Gerçekten, pragmatik kriter dediğimiz şeye olan bu köleliğimiz hiç de gülünecek bir husus değildir. Buna daha sıkı bir biçimde bakmamız gerekiyor. Bir silaha rastlayan belli bir insan düşünün. Daha önce böyle bir şeyi ne görmüş, ne de işitmiş olsun. Düşünelim ki, bu insanın, karnını doyurmak veya kendini savunmak için öldürmeye ihtiyacı da olmasın. Adam eğilip silahı yerden alır, evirir çevirir, taşa vurur. Bu nesne nedir? Silahı evine götürür ve ne olduğunu anlamaya çalışır. Namlusundan tuttuğunda onun birşeyleri kırıp ezebildiğini, kendisinin tahtadan yapılmış tokmağından daha iyi işgördüğünü keşfeder. Onun için, bu silah, iyi bir tokmaktır. Onun fikri, teorisi, açık konuşalım, bir işe yarar. Başkaları ona bu acayip nesnenin ne olduğunu sorduklarında, ‘tokmak’ cevabını deney yoluyla isbat da edebilir... Ve işte burada, pragmatik kriterin limiti tükenir. Bir fikir veya teori ‘işlediği’nde, bu, daima bizim gerçekliğini sorguladığımız şeye nisbeten oluyordur. Eğer bizim sığ ve sınırlı niyetlerimiz varsa, keşiflerimizóne kadar dahiyâne olurlarsa olsunlaróbu aslî niyetlerimizden daha büyük olamazlar. Aya inen füzeler yapıldı, büyük büyük bombalar patlatıldı ve belirli hastalıklara çare bulundu. Böylesi şeyler gözümüzü öylesine kamaştırdı ki, gerçeklik hakkındaki derin sorularımızın cevabının da bunlar olduğu zehabına kapıldık. Tesadüfen silahı bulan adam birilerini öldürmek için daha iyi bir yol arıyor olsaydı, kesinlikle silahın gerçek işlevini keşfedecekti. Onun niyeti, silahı yapanın niyetine denk düşmüş olacaktı. Ve eğer başka biri, pragmatik deliller kullanarak bu silahın ne kadar iyi bir tokmak olduğunu göstermeye çalışsaydı, aynı adam ona gülüp geçecekti. Öyleyse, diyebiliriz ki, bir insan kendi hedeflerinin farkında olmuyorsa, ve hedeflerinin nesnelerde mevcut gerçek amaçlara mukabil düştüğünden emin olmuyorsa, pragmatik kriter, bilginin bir anahtarı olarak pek de kullanışlı değil demektir."&lt;br /&gt;Bilime göre, güneş birkaç tabakadır: çekirdek (15.000.000 oC), radyasyon bölgesi, ısının yayılma bölgesi, fotosfer (sarı, 6000 oC), kromosfer (2000 km. eninde: ısı ve elektrik-yüklü partiküller ‘salar’), ve hâlesi (uzaya milyonlarca kilometre uzunluğunda uzanır; 2.000.000 oC). Güneş hidrojenin helyuma füzyonuyla çekirdeğinde enerji ‘üretir.’ Güneşin özellikleri içinde güneş lekeleri, alev sıçramaları, ve fışkırmalar vs. yer alır. Bu bilgileri veren okul kitapları, öğrenciyi uyarmayı da ihmal etmez: ASLA ÇIPLAK GÖZLE GÜNEŞE BAKMAYIN. Güneşin mor ötesi radyasyonu, siz farkına varmadan, gözlerinizi ‘yakabilir.’&lt;br /&gt;Bütün bunları ardarda sıralayan materyalist bilim, güneşin Saniine asla değinmez. Durum buyken, güneşin Saniinin onu yaratmasındaki amacının ne olduğunu nasıl keşfedebilir? Pragmatik kriteri kullanan bilim güneşin bir ‘tokmak’ olduğunu isbatlayabilir, ama asla bir kudret ve rahmet mucizesi olan güneşin hakikatını göremez. Gerçekte, şu şuursuz güneş, ancak ve ancak Allah’ın bir memuru, bir lambası ve aynı zamanda o Rabbin misafirhanesinde görevli bir aşçı hükmündedir. Bir kudret ve hikmet kanununa göre döndürülmektedir.&lt;br /&gt;Güneş kendisine tayin edilmiş bir yere doğru akıp gider. Bu, kudreti herşeye galip olan ve ilmi herşeyi kuşatan Allah’ın takdiridir.22&lt;br /&gt;Ona rabbanî bir rahmet ve merhamet kanununa göre, canlılar için hayatî önem taşıyan enerji ve ısı ürettirilmektedir.&lt;br /&gt;...Ve güneşi de bir lamba yapmıştır.23&lt;br /&gt;Bilim mevcudatta yalnız dünyevî faydalar görür. Güneşte, Saniine bakan sayısız maksadı görmez. Oysa, bütün mevcutların aslî görevi Sani’lerini hamd ve tesbih edip, O’nun isimlerini ilan ve teşhir etmektir. Mevsimlerin, gece ve gündüzün deveranıyla, güneş, ilahî kudretin mükemmel biçimde tanzim edilmiş düzeninden söz ettirir. Saniinin ilahî isimlerini okutarak, O’na hamd ve tesbih ettirir.&lt;br /&gt;Yedi gök, yer ve onların içindekiler O’nu tesbih ederek münezzehiyetini bildirirler. Hiçbir şey yoktur ki, O’na hamd ve tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz.24&lt;br /&gt;Görmedin mi? Göklerdeki ve yerdeki melekler ve sıra sıra kuşlar Allah’ı tesbih ederler. Hepsi nasıl dua ve tesbih edeceklerini öğrenmişlerdir. Allah onların ne yaptıklarını çok iyi bilendir. Göklerin ve yerin hakimiyet ve malikiyeti Allah’ındır. Bütün varışlar Allah’adır.25&lt;br /&gt;Bilim, Sanii görmezden gelerek, güneşi Allah’ın âyeti olan mübarek bir kul mertebesinden düşürüp, anlamsız, ürkütücü, yanıcı bir akışkan kütleye dönüştürür. Enerji, ısı ve ışık üretmek (ve insana zarar vermek!) için gerekli ilim ve kudreti güneşe atfeder. Güneşin kendisini o konumda tutmasıyla gezegenleri çeken ve onların maksatlı bir düzen ve hikmetle dönmelerine sebep olan sonsuz bir hikmet ve kudrete sahip olduğunu hayal eder. Velhasıl, böylesi bir ilim, kudret ve hikmeti güneşe atfetmekle, güneşi bir ilaha dönüştürür. Ondan, sanki o bir ilahmışcasına söz eder.&lt;br /&gt;Allah’ın âyetlerinden biri de gece-gündüz, güneş ve aydır. Artık güneşe ve aya secde etmeyin. Fakat eğer Allah’a kul iseniz, onları yaratan Allah’a secde edin!26&lt;br /&gt;Bilim adamları, Firavun’un sihirbazları gibi, pragmatizm büyüsüyle taktıkları isimlere hakikat nazarıyla bakarlar. Eşyayı tarif ve tasvir etmek için alabildiğine teknik bir jargon kullanır ve insanların akıllarını öylesine büyülerler ki, gerçekten onları açıklamış gibi gözükürler.&lt;br /&gt;...Ve onlar atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir ortaya koydular.27&lt;br /&gt;KUR’ÂNÎ EPİSTEMOLOJİ: MUSA’NIN ASÂSI&lt;br /&gt;İslâmî bilim, Musa’nın asâsı gibi, onların bütün ‘sihir’lerini yutmalıdır. Asâ gibi, sözde bilimsel bilginin gerçekte mevcudat hakkında ad takmalar, anlamsız bilgiler ve boş gevezeliklerden başka birşey olmadığını göstermelidir.&lt;br /&gt;Ve Musa’ya vahyettik ki: Sen de asânı at. [O asasını atınca] hemen onların uydurduklarını yutmaya başladı. Hak gerçekleşti. Yapmakta oldukları şeyler batıl çıktı.28&lt;br /&gt;Kur’ân’da hiçbir teknik jargon yoktur. Kur’ân her düzeydeki herkese ve her sınıfa seslenir. Onun hedefi insanları hipnotize ederek denetlemek değil, hakikatı öğretmektir. Müslüman bilim adamları vahyi, yani Kur’ân’ı referans noktası kılacaklarsa, teknik jargonu terketmelidirler. Çünkü, İslâmî bilimin hedefi, bütün insanlara hakikatın derin meselelerini öğretmektir.&lt;br /&gt;Uzmanlık dili, bazı olguların çalışılması için kullanılabilir. Fakat, bu dil, İslâmî bilimin bütün bilimlerin ve edinilen bilgilerin hakikati ve kaynağı olan ilahî hikmete ulaştırıp ilahî isimleri gözlere gösterme misyonunu perdelememelidir.&lt;br /&gt;Kâinatta, makro dünyalardan mikro âlemlere kadar, her varlık düzeyinde bir düzen ve intizam mevcuttur. Kâinattaki âyetleri okuma metodu her düzeyde geçerlidir. İslâmî bilimin görevi varlıklarda ve onların düzenlerinde yazılı anlamların nasıl okunup deşifre edileceğini öğretmektir. Kâinata dair herhangi bir çalışma, ancak ve ancak marifetullahı hasıl ediyorsa kabul edilebilir. Müslüman bilim adamları avâma tüm eşyada mündemiç hakikatları basit bir dille aktarmalıdırlar. Teknik jargon tuzağına düşmemelidirler.&lt;br /&gt;Vâkıa Müslümanlar teknik jargona o kadar hevesliler ki, bilimin pratik başarılarıyla gerçekten büyülenmişiz. Bilimin temelleri, onun arıyor olduğunu varsaydığımız şeye, yani marifetullaha denk düşmüyor diye hissettiğimiz halde neden bilimin kendisini sorgulamaya cesaret edemediğimizin açıklaması herhalde budur. Vahyi bilgimizin temeli olarak kabul ettiğimizi söylüyor, ama onun tutarlılığını manipüle edebileceğimizi umduğumuz bilimsel metodu ve teknik jargonu kullanarak sınamaya kalkışıyoruz. Zaman, çelişkilerimizin farkına varmak ve yeni bir düşünme biçimine, bir paradigma değişimine muhtaç olduğumuzu idrak etmek zamanıdır.&lt;br /&gt;Halbuki bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar ancak zanna uyuyorlar. Ve gerçekten zan, haktan yana hiçbir fayda vermez. Artık sen, mesajımıza sırt çevirip dünya hayatından başka birşey istemeyenden yüz çevir.29&lt;br /&gt;FİRAVUN’UN SİHİRBAZLARINA KARŞI AS-YI MUSA&lt;br /&gt;Kur’ân’ın talebesi olan Müslümanlar şahit isterler. Onlar iman hakikatlarına aklen, fikren ve kalben yaklaşırlar. Kör bir bağlılık ve taklid uğruna bürhandan, delilden ve şahitten vazgeçmezler. Zaten, Kur’ân âyetleri, başında ve sonunda, insanı düşünmeye, aklını kullanmaya, akıl ve kalbine danışmaya çağırır.&lt;br /&gt;Müslüman bilim adamları bilimcilik rahiplerini, Firavun’un sihirbazlarını taklid etmeyi bırakmalıdırlar.&lt;br /&gt;"Allah" deósonra onları oynadıkları bataklıklarında terket.30&lt;br /&gt;Çünkü materyalistler, Hâlık, Munazzım, Rahîm, Hakîm gibi ilahî isimlere rastladıklarında, onları Allah’a değil, varlıkların kendilerine atfeder veya hepten görmezden gelirler.&lt;br /&gt;Allah’ın [yalnız O’na mahsus] çok güzel isimleri vardır; o isimler ile Allah’ı çağır. İsimleri hakkında sapanları bırak.31&lt;br /&gt;Materyalist bilim küfrün sonucudur. Ve küfür bütün çeşitleriyle dalâlet ve yalandır. Jargon, bilimin bilgi ve kemal gibi sunulan yalanlarını örtbas etmek için kullanılır.&lt;br /&gt;Oysa, İslâm’ın esası ve temeli hakikattır. İman hakikat ve dürüstlüktür. Hakikat ve yalan, iman ve küfür kadar birbirinden uzaktır. O halde, İslâmî bilim ve materyalist bilimin ortak birşeyi yoktur. Biri semavî ve ‘dikey’dir, yani herşeyi doğrudan Yaratıcıya bağlar. Diğeri arzî ve ‘yatay’dır, yani herşeyi bir diğer şeye, sebepleri sonuçlara bağlar.&lt;br /&gt;Meselâ güneş üzerine detaylı araştırmalar yapılmasında yanlış birşey yoktur. İnsan etrafındaki eşyayı tanımak ve anlamak ister. Bu ihtiyaç insan hakikatı araştırıp bulsun diye verilmiştir. Vahyi izlesin izlemesin, her insan güneşin ne olduğunu bilmek ister. Onun hakkında bilgi toplamaya meyleder. Bu noktaya kadar problem yoktur. Problem bilgi toplamaya niyetlenildiğinde başlar: Niçin bilgi topluyorum? Onu nasıl kullanacağım? Eğer araştırmacının niyeti Sanii tanımak değilse, buna göre bir araştırma metodu geliştirecektir. Saniini bulmasına asla yol açmayacak türde sorular soracaktır. Meselâ, şunları soracaktır: Güneşin dünyadan uzaklığı ne kadardır? Büyüklüğü ne kadar? Sıcaklığı ne kadar? İçinde nasıl enerji üretiliyor?... vs. Cevapları edindikçe, meselâ şuna hükmedecektir: "Güneş, çekirdeğinde, hidrojeni helyuma dönüştürerek enerji üretir."32 Böylece güneş bir put haline getirilir. Çünkü, bırakın devâsâ bir enerjiyi, tek bir atomu hâsıl edebilmek için, güneşin tüm kozmosu da husule getirmeye kâdir olması gerekir. Sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi olması gerekir. Kör, fani, mümkin ve cahil güneş için bu kadarı kesinlikle fazla! Bu makalede ‘materyalist bilim’ diye adlandırmakta olduğumuz şey, işte bu ‘bilim’dir. Materyalist bilim adamlarının sorduğu, görünürde masum ve ‘objektif’ sorular, nasıl da saçmasapan sonuçlar, efsaneler ve hurafeler doğuruyor! Dolayısıyla materyalistler, herşeyi, her sebebi, sonuçları ona atfederek ilahlaştırıyorlar.&lt;br /&gt;O [iddia ettikleri] ilahlar kendilerinden kayboldular. İşte sapmalarının ve yalan uydurmalarının sonucu bu oldu.33&lt;br /&gt;İslâmî bilime gelince, o yaratılışın hakikatını ve gerçekliğini bulmak niyetiyle bilgi toplar. Araştırma metodunu buna göre geliştirir. Sebepler perdesini kaldırmak ve onun ardındaki gerçekliği göstermek için sorular sorar. İlk olarak hayatî önem taşıyan enerji, ısı ve ışığın güneşten geliyor olduğunu görür. Onlarda saklı sonsuz faydalara bakar ve sorar: "Şu cansız güneş bu faydalı enerjiyi üretecek ilim ve kudretin sahibi olur mu? Şuursuz güneş insana ve yeryüzündeki tüm canlılara nasıl acıyıp şefkat edebilir?" vs... Sonra, meselâ hidrojenin helyuma füzyonunu keşfeder ve sorar: "Hidrojen denilen basit ve kör element hayatî enerjiyi temin etmek için helyuma dönüşecek ilim ve kudrete sahip midir?" vs. ... Sonra şuna hükmeder: Güneş o kadar faydalı sonuçları ve böylesine ihatalı maksatları gütmek için gerekli hiçbir niteliğe sahip değildir. Kadîr-i Mutlak ve Hakîm-i Mutlak olan, irade ve tercihe malik bulunan Birinden başka hiçbir şey herhangi bir şeyi ne yaratabilir, ne onu bir amaç sahibi kılabilir, ne de ona müdahale edebilir. Ve gördüğümüz gibi, bütün şeyler, ógüneş, hidrojen ve helyum...ócansız, şuursuz, hedefsizdir. O halde onlar bir Kadîr-i Mutlak’ın emrine tâbi birer kul olmalıdır. Onlar güneşi ve yoldaşı olan gezegenleri ve sair yıldızları yaratacak, kusursuz bir hikmetle onları göğe yerleştirecek sonsuz kudret sahibi Birinin; ayrıca, tüm canlıları ve onların ihtiyaçlarını bilen Birinin itaatkâr kulları olmalıdırlar. Güneşin Yaratıcısı ve Mukaddiri herşeyi bilir ve herşey üstünde kontrol sahibidir. Onun lütuf ve rahmeti tüm eşyayı kuşatır.&lt;br /&gt;Bu yüzden, Müslüman bilim adamlarının vazifesi bilimsel malumatı ve felsefenin ‘bilgi’sini yakmak ve nurlandırmaktır, tâ ki bu çarpıtılmış bilimsel ‘bilgi’ gerçek bilgi, marifetullah haline gelebilsin. Diğer bir deyişle, Kur’ân’dan aldığımız dersle, bilimsel bilgiyi faydalı ve aydınlatıcı yapmanın yolunu ortaya koymak zorundayız. Çünkü, bütün bilimlerin ve marifetlerin en büyüğü, Allah’a imandır ve ondan kaynaklanan kudsî marifet-i ilahiyedir.&lt;br /&gt;Muhakkak ki, kalbler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.34&lt;br /&gt;Bilimcilikten vazgeçmek zorundayız. Çünkü bilimcilik yalnızca sihirbazlık ve büyü öğretiyor. Bize ipleri nasıl canlı gibi göstereceğimizi; cansız ve çarpıtılmış olguları ve hakikatten uzak bilgileri, pragmatizm ve jargon büyüsüyle nasıl hayattar, manidar ve gerçek bilgi gibi tanıtabileceğimizi öğretiyor.&lt;br /&gt;Oysa Kur’ânî metod, herşeyden âb-ı hayatóyani Allah’a iman ve marifetullahóçıkaran nuranî bir asâyı andırır. Bize her yaratılmış mevcudda nasıl Allah’ın isimlerine bakan ve Allah’ın varlığını ve birliğini tanıyıp bilmemizi sağlayan bir pencere açılacağını öğretir. Musa aleyhisselâm asasıyla vurduğu bir taştan oniki pınarın zuhuruna vesile oldu ve hiç müşkilat çekmeksizin, onunla birlikte olanları susuzluktan kurtardı.&lt;br /&gt;Ve [hatırla ki] bir vakit Musa kendi kavmi için su istedi. Biz "Asânla taşa vur" dedik. [Taşa vurunca] ondan on iki çeşme fışkırdı. Her bir toplum kendi kaynaklarını öğrendi.35&lt;br /&gt;Kur’ân’ın metodu da, bir Kur’ânî asa olarak, her bir insana, düzeyi ve anlayışı nisbetinde içeceği hayat suyunu, yani imanı tedarik eder. Her birine kaynağını gösterir ve küfür susuzluğundan onu kurtarır.&lt;br /&gt;MATERYALİST BİLİM OBJEKTİF DEĞİL, ÖNYARGILIDIR&lt;br /&gt;Materyalist bilim mevcudata kendileri namına ve dünyevî faydaları hesabına bakar. Asla Sani’lerinden söz etmez, hatta O’nu ima bile etmez. Meselâ, yağmurdan söz ederken, şöyle der:&lt;br /&gt;"Suyun sıvı veya katı halde bulutlardan ‘düşmesi’ne yağış denilir. Yüksek bir hava tabakasında bulunan su buharları ‘soğuyup yoğunlaştığı’nda, bir su damlacıkları bulutu ‘oluşur.’ Bu damlacıkların çapı ancak bir milimetrekareden bile çok az yer kaplar. Bulut damlacıkları küçük hava akımları tarafından ‘yukarıda tutulacak’ kadar küçük olduğundan, bulutlar hemen yağışa dönüşmezler. Bir bulut damlacığı ile bir yağmur damlası arasındaki tek fark onun ‘düşmemesi’ni ve yağmur damlacığının ‘düşmesi’ni sağlayan hacimleridir... Bir bulut damlacığının düşmek için yeterli ağırlığa ulaşabilmesi için, irileşmesi gerekir. Bulut damlacıklarındaki yoğunlaşma, 0,02 milimetrekareye ‘ulaşıldığı’nda ‘yavaşlar.’ Ortalama bir yağmur damlası ise 2 milimetrekare civarındadır; yani bir bulut damlacığından yüz kat daha büyüktür. Yere ulaşan yağışın biçimi (çiseleme, yağmur, kar, sulu sepken veya dolu) bulutun tipine ve bulutun altındaki havanın derecesine bağlıdır. ..."36&lt;br /&gt;Materyalist bilim cansız ve şuursuz bir sıvıyı, yani suyu çok marifetli işleri başaran çok zeki ve güçlü bir madde olarak tarif eder. Suya tüm yaratılış kanunlarını bilmeye yeterli bir zeka atfeder: Su kendi kendini buharlaştırır ve yoğunlaştırır, damlacıkların hacmini ölçer, düşer vs.; ve bütün bu görevleri ifa etmesine yetecek bir kudret atfeder, hava akımlarını ve rüzgarları emri altına almak, bulutlar oluşturmak, vs.&lt;br /&gt;Materyalist bilim suyun ne olduğunu açıklamaz. Onun yerine suyun birçok mucizevî işleri esrarengiz biçimde ‘başaran’ acayip bir madde olduğunu öğretir. Talebelere dehşetli bir korkudan ve ürkütücü bir meraktan başka hiçbir bilgi vermez. Gerçekte, böylesi bir ilim, şuur ve kudreti; basit, kör, âciz ve amaçsız, bazen de sel haline gelince herşeyi mahveden suya atfetmek çılgınca bir hurafedir. Materyalistlerin akıldan ne denli sapmış bir ‘bilim ve akıl erbabı’ olduklarını buradan anlayabilirsiniz; akıldan ne kadar da uzaktalar!&lt;br /&gt;Sık sık, materyalist bilim, bir sapma ve hususî bir mesele olduğunu iddia ettikleri Allah’a imana zıt olarak, objektif diye tarif edilir. Oysa, asıl sapanlar materyalistlerdir. Herşeyin, Saniin varlığına ve birliğine işaret ettiğini kabul etmek istemezler. Kudret ve ilim gibi mutlak sıfatlara sahip olan birinin varlığını kabul etmenin bir hurafe, çizgisinden sapmış bir spekülasyon olduğuna inanırlar. Fakat, öne sürdükleri alternatifin herşeyin bu mutlak vasıflara malik olduğunu ima ettiğini; yani herşeyi bir ilaha dönüştürdüğünü de anlamazlar. Mutlak kudret sahibi tek bir Yaratıcının varlığını tasdik etmekten kaçarakókabul etsinler, etmesinleró, mutlak anlamda kabul edilemez bir hurafe olan sonsuz tanrıları ve idolleri kabul etmeye mecbur kalırlar.&lt;br /&gt;İşte, yaratan ile yaratmayan bir olur mu? Neden düşünmüyorsunuz?37&lt;br /&gt;Allah’tan başka çağırdıkları mabudları hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onların kendileri yaratılıyorlar. Onlar ölüdürler, diri değiller. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler. Mabudunuz tek bir ilahtır. Fakat ikinci dirilişe inanmayanların kalbleri [bu hakikatı] kabul etmez. Çünkü onlar büyüklük taslıyorlar.38&lt;br /&gt;İSLÂMÎ BİLİM ‘KÂİNAT KİTABI’NI OKUR&lt;br /&gt;İslâmî bilim meselâ yağmur hakkında nasıl konuşacaktır? İlk olarak, Müslüman bilim adamının hedefi Kâinat Kitabını nasıl okuyacağını öğrenmektir.&lt;br /&gt;Yaratan Rabbinin adıyla oku!39&lt;br /&gt;O, kâinat kitabında bir sayfa olan yağmuru ilahî sıfat ve isimleri tanıttırmak için ele alacaktır. İslâmî bilim, tıpkı Kur’ân gibi, mevcudatı kendileri için değil, Yaratıcılarını keşfetmek için çalışmalıd ır.40 İslâmî bilimin vazifesi,&lt;br /&gt;Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu perçeminden tutmuş olmasın [yani, O, onun üzerinde tam bir kontrol sahibi, ve o O’na tamamen bağımlı olmasın].41&lt;br /&gt;âyetinin belirttiği üzere, herşeyin ‘dikey bir biçimde’ Saniine bağlı olduğunu ve her bir şeyin diğer tüm şeylerle bu dikey bağ vasıtasıyla ilişkili olduğunu göstermektir. O eşyanın ‘yatay biçimde,’ yani sebep-sonuç ilişkisiyle birbirine bağımlı olmadığını gösterecektir. Müslüman bilim adamlarının görevi kozmosta hüküm süren nihayetsiz düzen, kudret, ilim, rahmet vs.ye işaret etmek; kâinatta kanunlar biçiminde görünen bu şeyleri göstermek ve sonra bu kudret, ilim ve rahmet kanunlarını formüle etmektir. Bu ilahî kanunlar ‘dikey’dir; nedensel değildir. Gerçekte, bu kanunları, ancak eğer illiyetin bir yanılsama, bir mit olduğunu idrak edersek anlayabiliriz.&lt;br /&gt;Bütün bu çalışmaların nihaî hedefi imansız olanı imana getirmek, imanı zayıf olanların imanını güçlendirmek ve imanı taklidî olanların imanını tahkikî kılmak olacaktır. İslâmî bilim imanı tahkikî olanlara bile fayda sağlayacaktır. Onların,óbütün gerçek kemalin temeli ve vasıtası olanómarifetullahta mertebe katetmesine yol açacaktır. Ve bu gerçekten çok kudsî bir hedeftir.&lt;br /&gt;BİLİMİN İSLÂMÎLEŞTİRİLMESİNE DAİR BİR ÖRNEK ÇALIŞMASI: YAĞMUR&lt;br /&gt;Öğrenciler sık sık sınıfta yapılacak şeyi dersten önce hazırlama ihtiyacı duyarlar. Öyleyse, bu dersten önce, siz öğrencilerinize suyun işlevlerini ve faydalarını sorabilirsiniz; tâ ki, onlar sınıfa geldiğinde önceden-şekillenmiş bazı kanaatleri olsun.&lt;br /&gt;Bir sınıf olarak şunları tartışın:&lt;br /&gt;óEğer su olmasaydı yeryüzünde hayat olur muydu? Neden olmasın?&lt;br /&gt;óSuyu ne için kullanırız? (İçme, yemek pişirme, yıkama, temizleme, sulama, yüzme, endüstride, vs.)&lt;br /&gt;óYağmurdan ne haber? (O, göklere ‘çıkan’ ve tekrar yere ‘inen’, böylece bize devamlı taze su ‘sağlayan’ bir sudur).&lt;br /&gt;óBütün bunlar nasıl mümkün oluyor?&lt;br /&gt;óSu bütün bu işlevleri nasıl yerine getirebilir?&lt;br /&gt;óNasıl bize hayat için gerekli olan taze ve temiz suyu temin etmek için buharlaşıp bulutlara çıkar?&lt;br /&gt;óSu canlılara acıyabilir mi?&lt;br /&gt;óSuyun bütün bunları yapacak bir ilim ve kudrete sahip olduğunu düşünüyor musunuz?&lt;br /&gt;óSu kendilerine göre değişime uğradığı bütün bu kanunları ve düzeni biliyor mu?&lt;br /&gt;óGirdiği bütün bedenleri ve cisimleri tanıyor mu?&lt;br /&gt;óSu onlar üstünde bir otorite sahibi midir? Gerçekten su belli bir pozisyonu üstlenir ve bütün canlılarda usta bir şekilde işgörür. Suyun onlara acıdığını düşünüyor musunuz? Çünkü onun yardımı olmazsa hepimiz mahvolur ve ölürüz. Bu mümkün müdür? Su bu niteliklerin herhangi birine sahip midir? Gücü var mı? Bilgisi var mı? Öğrencilerden bir bardağa biraz su doldurmalarını isteyin. Sonra onlara sorun: Onun iradesi var mı? Akışının yönünü değiştirebilir mi? Şefkati ve merhameti mi var?&lt;br /&gt;Hayır, su basit bir maddedir. Hayatsız, amaçsız ve şuursuzdur. Açıkçası, hiçbir iradesi, ilmi, kudreti yoktur. O halde ancak sonsuz bir yaratma kudretine, ve herşeyi kuşatan bir ilme ve tüm kâinatı onunla idare edeceği mutlak bir iradeye sahip olan Birinin izni ve otoritesi altında işgörebilir. Su bütün bu özelliklere malik olan ve bizim Allah dediğimiz Birinin hizmetinde olmalıdır.&lt;br /&gt;Bu merhalede öğrencilerden su hakkında daha fazla düşünmeleri istenebilir. Su faydalıdır. Ona ihtiyacımız var. Doğru. Fakat hepsi bu mu? Biz denizi seyretmekten hoşlanırız. Yağmurda yürümeyi severiz. Su güzeldir de. Yalnızca temizlik için banyo yapmayız, yıkanmak hoşumuza da gider. Yani; bizim suyla ilişkimiz yalnızca onun yararlarına dayalı değildir. Suyu severiz ve dahası, onu sevecek ve onun için şükredecek bir kapasite bize verilmiş. Siz hiç suyla oynayan bir bebeği seyrettiniz mi? Mutlu, halinden memnun ve de şükür halinde değil midir?&lt;br /&gt;Bütün sınıfı yağmurlu bir günde dışarı çıkarıp yağmur hakkında konuşmak ilginç bir alıştırma olacaktır. Öğrencilere zarif ve pırıl pırıl yağmur damlalarına bakmalarını söyleyebilirsiniz. Bu güzelliği, bu zerafeti hangi sebep açıklayabilir? Görünürde yağmuru sonuç veren sebebin bizi, hayvanları ve bitkileri düşünmekten; bizim için merhamet duymaktan ne kadar da uzak olduğu açık değil midir? Bu cansız, hayatsız damlalar bizim hakkımızda hiçbir bilgi sahibi değildirler. Yardımımıza koşuyorlarsa, bu bize acıdıklarından dolayı değildir. Onlar emir almaksızın düşmezler. Yağmuru onun için bu kadar hasret duyanların imdadına çağıran Rahîm ve Kerîm bir Rabbin emrindedirler. Yani yağmur atmosferden kendiliğinden düşmez. Bizi ve bütün canlıları yaratan ve ihtiyaçlarımızı temin ve tekellüf eden Rahman ve Rahîm bir Yaratıcının hikmetiyle bizim ve tüm canlıların hizmetine gönderilirler.&lt;br /&gt;Görmedin mi? Allah gökten su indirdi. Yeryüzü onunla yemyeşil oluyor. Muhakkak ki Allah Latîftir, Habîrdir. Göklerdeki ve yerdeki herşey O’nundur. İşte böyle olan o Allah hiçbir şeye muhtaç değildir (Azîz) ve bütün hamdler O’nundur (Hamîd).42&lt;br /&gt;Yağmur damlalarının her yerde bütün faydaları ve sevimlilikleri ile birlikte aynı zamanda ve tam bir ihatalı fiille düşmesi mutlak hikmet, hayat, kerem, rahmet ve güzelliğin bir göstergesidir. Bu olaylarda mutlak hakikatlerin kanunlarının ucunu görebiliriz. Meselâ, bir ilahî hikmet kanununun, bir ilahî güzellik kanununun ucunu görebiliriz. Ve yağmurun bu ilahî kanunlara göre gönderildiğine hükmederiz.&lt;br /&gt;Yağmur damlaları gizli bir rahmet hazinesinden gönderilirler.&lt;br /&gt;Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeleyici olarak gönderen O’dur.43&lt;br /&gt;Gerçekten, su damlaları içerisinde dercedilen o kadar çok rahmet eserleri ve faydalar vardır ki, sanki rahmet yağmur taneleri olarak tecessüm etmiştir. deta hayat suyu mahiyetindeki yağmur taneleri, yeryüzünde ona o kadar muhtaç ve arzulu olan canlıların emzirilmesi için bulutlardan sağılır.&lt;br /&gt;Allah’ın nimetlerini sayarsanız, bitiremezsiniz.44&lt;br /&gt;Sınıfa geri dönüp, ihtiyaç duyulduğu takdirde, ama bir şartla yağmur hakkında daha fazla ‘bilgi’ verebilirsiniz. O şart da şudur: Hiçbir sebebin ona atfedilen sonucu hasıl etme kabiliyetinde olmadığını göstermek zorundasınız. Çünkü en büyük bir sebep en adi bir sonuç için yeterli kudrete malik değildir. Bu demektir ki, sebepler yalnızca bir perdedirler ve sonuçları başka biri yapar. Gerçekten, sonuçlar sebeplere bağlanmışlardır, çünkü ilahî irade ve hikmet onların öyle olmasını gerektirir, tâ ki Allah’ın isimleri görülebilsin ve insanlar şükredebilsinler.45 O herşeyi bir sebebe bağlayan Yaratıcıdır. Yağmur örneğini alın: Bu rahmet mucizesi için hangi sebep gösterilebilir? Basit, şuursuz ve hayatsız bir bileşik olan su molekülü mü, oksijen ve hidrojen mi? Hayır. Bu rahmet mucizesi ancak, Kendini tanıtmak, sevdirmek ve ibadet ettirmek isteyen rahmeti sonsuz bir Yaratıcının işi olabilir.&lt;br /&gt;Allah herşeyin yaratanıdır.46&lt;br /&gt;Buharlaşma ve yoğunlaşma: Sâni-i Hakîm, sıvı su moleküllerinin etrafa hareket etmelerini ve her biri diğerine gevşek biçimde bağlı şekilde olmalarını sağlar. Hikmetiyle, bu hareketi yaratır ve onları tüm mevcutlarda düzenli bir biçimde istihdam eder; böylece Rahîm, Muîn ve Kadîr isimlerini gösterir.&lt;br /&gt;Aynı zamanda su moleküllerine, ilahî bir rahmet kanununa göre, onun ile, ihsanda bulunur (buharlaşma en görünür bir rahmet mucizesi olan yağmurun oluşumu sürecinde ilk adımdır), su molekülleri çok hızlı hareket ettirilip suyun yüzeyine yakınlaştırıldığında, onların havadaki diğer gaz moleküllerine iştirak etmek için sıvıdan özgür bırakılmalarına vesile olunur: Rahîm Yaratıcının su moleküllerinin buharlaşmasına nasıl sebep olduğunun izahı budur.&lt;br /&gt;O, su buharı moleküllerini tüm istikametlerde hızlandırır. Onların az bir kısmını da sıvıya geri daldırır. Bazı su moleküllerinin ayrılmalarına sebep olur, ve diğerleri ilahî bir denge ve mizan kanununa göre sıvıya iştirak ettirilir. Sani su moleküllerinin ayrılanlardan daha fazlasını birleştirerek yoğunlaşmalarına sebep olur. Rahman-ı Rezzak su buharı moleküllerini ilahî bir rahmet kanununa göre havada damlacıkları teşkil etmek üzere birbiriyle şiddetle çarpıştırıp yapıştırarak suyun yoğunlaşmasına sebep olur.&lt;br /&gt;Rahmet süreci: Her gün dünya suyunun milyonlarca tonu, bir ilahî rahmet kanunu sayesinde bu süreçle su buharına dönüştürülür. Rahman-ı Rezzak okyanuslardan, göllerden, nehirlerden ve hatta topraktan suyu havada buharlaştırır. Su buharının daha küçük bir miktarı bitkilerden ve hayvanlardan üretilir.&lt;br /&gt;Sani-i Hakîm su buharını ihtiva eden havayı atmosfer aracılığıyla kaldırarak soğumasına sebep olur. Sonra su buharını bulutların içerisinde yoğunlaştırır, yani su buharı moleküllerini ilahî bir hikmet kanununa göre su damlacıkları bulutunu oluşturmak üzere birbirine katar.&lt;br /&gt;Görmedin mi? Allah bulut sevkeder, sonra onu birleştirir, sonra onu üstüste yığar, içinden yağmur çıktığını görürsün.47&lt;br /&gt;Kâfi miktarda bulut damlacığı birleştirildiğinde, yani bulut damlacıkları yeterince ağırlaştırıldığında, ilahî bir inayet kanunu sayesinde, onların büyük objeleri birbiriyle çarpıştırıp birleştirebilen kasırgalı rüzgârların (tufanların) bile dengelerini ve düzenlerini bozmadığı öylesi bir mizan ve intizamla tekrar yere düşmelerine sebep olunur;&lt;br /&gt;...İçinde elem verici bir azap olan bir fırtınadır. Rabbinin emriyle herşeyi yıkar.48&lt;br /&gt;damlalar yere şiddetle çarpmazlar veya zarar verici su kütleleri haline gelecek bir şekilde birleştirilmezler. Yani, damlacıklar bir mizan ve denge (tevzin ve tanzim) kanununa, ve bir rahmet kanununa göre oluşturulurlar. Gerçekten yağmur damlaları ancak Rahman ve Rahîm olan bir Rezzak’ın eseri olabilirler. Onlar, canlıların yardımına koşturuldukça, açıkça gösterirler ki, Rahman, Rahîm, dil ve Kerîm bir Rezzak’ın hizmetindedirler.&lt;br /&gt;Çünkü Rahman ve dil olan Yaratıcı, yağışla (yağmur, kar, vs.) bir bütün olarak yeryüzüne, buharlaşmasına sebep olduğu miktarın aynısı kadar su gönderir. Yani, O’nun vasıtasıyla yeryüzünden suyun buharlaşmasına, bulutlar içerisinde yoğunlaşmasına, yağış olarak düşmesine ve sonra tekrar buharlaşmasına sebep olduğu ilahî kanun, bir denge ve düzenlilik kanunudur.49&lt;br /&gt;Rabb-ı Rahîm bize buharlaşma süreci sayesinde saf temiz su temin eder. Suyu bir ilahî saflaştırma ve temizlik kanuna ve bir ilahî rahmet kanununa göre buharlaştırır.&lt;br /&gt;Biz gökten tertemiz su indirdik.50&lt;br /&gt;Su sürekli bir biçimde bir ilahî rahmet kanununa, bir ilahî rezzakiyet kanununa,&lt;br /&gt;Allah... size rızık olarak meyveleri çıkarmak için gökten su indirendir.51&lt;br /&gt;göre yerden buharlaştırılır.52&lt;br /&gt;Biz her canlıyı sudan yaptık.53&lt;br /&gt;Su buharlaştırıldıkça, bir tasaffi kanununa göre katışıklarından ayrılır. Tuzlu su buharlaştırıldığında, su geride kalır. Bu tasaffi kanununa göre, yalnızca saf su su buharı olarak havaya çıkarılır. Bir nehirdeki kirlenmiş su için de aynısı vuku bulur. Taze su buharlaştırılır ve kirleticilerin çoğu arta kalan sıvı haldeki suda kalır.&lt;br /&gt;Sonuç olarak, görüyoruz ki, hidrojen ve oksijen adında iki basit elementten terekküp eden suya bilinçli bir şekilde ve kâinatın düzeniyle uyum içinde işgördürülür. Görüyoruz ki, su, hakîmane ve rahîmane bir şekilde yeryüzünün yüzey sıcaklığını kontrol etme, ihtiyaç duyulan yere yardım ihsanını hızlandırma, yeryüzü sakinlerini hayat için o kadar hayatî olan taze su ve gıdayla donatma gibi sayısız maksatlı görevlerde çalıştırılır. Bu cansız, hayatsız ve şuursuz sudan çıkan, kerem ve rahmetin bütün bu hikmetli, rahîmane ve sanatlı vazifeleri ve fiiller bu mübarek suyun,54 bu yorulmak bilmez kulun kendi kendine işgörmediğini; fakat bir Kadîr-i Alîmin, bir Hakîm-i Kerîmin, bir Rabb-i Rahman-ı Rahîmin emri dairesinde işgördüğünü açıkça gösterir. Yani, sonuçların hedefleri ve faydaları cahil ve cansız sebeplere atfedilemez, ve onlar bunları şu âyetle uyum içerisinde Müsebbibü’l-Esbaba havale ederler:&lt;br /&gt;Bütün işler O’na döndürülür.55&lt;br /&gt;Bu yüzden cansızlık ve cehalet içerisindeki bu hayat ve şuurluluk, zaaf ve acz içerisindeki bu kudret, óher biri icra edilmiş vazife içindeó mutlak kudret ve ilim sahibi olan, Hayy, Kerîm, Rahman, Rahîm, Munazzım, Kuddüs, Adil ve Rabb olan Birinin vücub-u vücuduna ve vahdetine pencereler açar.&lt;br /&gt;İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka mabud yoktur. O herşeyin yaratanıdır: artık sadece O’na ibadet edin. O herşeyi koruyup kuşatandır.56&lt;br /&gt;Bu sonucu kabul etmeyen, tüm isimleriyle Allah’ın varlığını ve birliğini tasdik etmeyen, O’nun azameti önünde secde etmeyen, O’na şükretmeyen, O’na hamdetmeyen ve O’na ibadet etmeyen her kim ise,&lt;br /&gt;Eğer onlara "Gökten su indirip de ölümünden sonra yeri o su ile dirilten kimdir?" diye sorarsan, elbette "Allah" diyecekler? De ki: "Öyleyse bütün kemalat ve hamd, Allah’a mahsustur."57&lt;br /&gt;suyun her molekülünde, hatta her partikülde sonsuz bir güç ve kudret, sınırsız bir hikmet ve maharet, ve diğer tüm varlıkları görüp bilme ve idare etme kabiliyeti olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır.&lt;br /&gt;Yani, eğer Allah’la bağ kesilirse, bütünüyle saçma olan, kâinattaki partiküller sayısınca ilahları kabul etmek zorunlu hale gelir. Oysa onlar bilfiil Allah’ın kulları olarak kabul edildiklerinde, bu tam anlamıyla makul ve kabul edilebilirdir.&lt;br /&gt;Allah [ortak koşanlar için] bir misal veriyor: Birçok geçimsiz kimsenin ortaklığı altındaki bir [köle] adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Bütün hamd, mükemmellikler, övgüler, Allah’a mahsustur; fakat çokları bunu bilmezler.58&lt;br /&gt;Mütalaa: Öğrencilerin anlayışını kontrol edip değerlendirmek için, en sonunda bu konuya ilişkin bir mütalaa yapılabilir.&lt;br /&gt;1. Kavram haritası yapma: Bazı kutuları boş bırakabilir ve öğrencilere ya kaçan terimleri doldurmalarını veya kendi haritalarını oluşturmalarını sorabilirsiniz.&lt;br /&gt;1. Tamamlanmış bir kavram haritası örneği:&lt;br /&gt;Yağmur&lt;br /&gt;Faydalar&lt;br /&gt;Yağmur herşeyi biliyor ve yapabiliyor Yağmur: Kul ve hizmetkar&lt;br /&gt;Bu mümkün mü O halde O şuna göre işliyor&lt;br /&gt;Hayır. Yağmur şuursuz ve cansızdır Hakikatlerin ilahî kanunları&lt;br /&gt;yani yağmur&lt;br /&gt;bu hakikatlerin sahibinin memur bir abdidir&lt;br /&gt;2. Yorumla ve uygula: Suyun "En güzel isimler O’nundur" âyetinin anlamını nasıl gösterdiğini açıklayın (bkz. Kur’ân, 20:8; 50:24). Cevabınızı destekleyecek bir örnek verin.&lt;br /&gt;3. Bilim içinde yazma: Colorado nehrinden tarlalara suyu akıtırken, ("Allah gökten bir su indirir. Vadiler kendi miktarınca sel olup akar."59), onun dörtte üçünü buharlaştırır. Suyun geri kalanı tekrar kullanıldığı nehre döndürülür. Bir süre sonra, yeniden kullanılmış suyla toprak sulamada tuz takviye edilir. Bu tuz takviyesinin nasıl ortaya çıktığının bir açıklamasını yazın. Açıklamanızda aşağıdaki terimleri kullanın: rahmet kanunu, tasaffi kanunu ve buharlaşma.&lt;br /&gt;4. Eleştirel düşünme: Aşağıdaki yazıyı okuyun ve soruları cevaplayın.&lt;br /&gt;"Varlıklar bileşenlerine girdiklerinde, Sanilerini her bileşende farklı bir şekilde ilan ederler. Adım adım en büyük bileşene kadar, ilişkileri, fonksiyonları ve görevleri aracılığıyla, Sani-i Hakîmlerinin vücub-u vücuduna, ihtiyar ve iradesine şahitlik ederler. Çünkü bütün bileşenlerde bir şeye o vaziyeti veren biri, tüm bileşenlerin Yaratıcısı olmalıdır. Yani, sanki tek bir şey O’na çok yollarla şahitlik eder. Ve öyleyse, imkân bakış açısından, Vâcibü’l-Vücud’un varlığının sayısız şahidi vardır; yalnız kâinattaki varlıklar sayısınca değil, fakat varlıkların nitelikleri ve onların oluşturduğu bileşenler sayısınca..."&lt;br /&gt;óMetin her varlığın kendi bileşenleri sayısınca Allah’ın varlığına şahitlik ettiğini söylüyor. Bu ne demektir? Su örneğini kullanın.&lt;br /&gt;óBirşeyin Yaratıcısının nasıl tüm bileşenlerin Yaratıcı olması gerektiğini açıklayın.&lt;br /&gt;óSuyun Saniinin bitkilerin ve canlıların Sanii olduğunun nasıl gösterilebileceğini düşünün.&lt;br /&gt;SONUÇ&lt;br /&gt;Herşeyin hakikati ilahî isimlere dayanır. Bütün bilimlerin hakikatı, sebepler perdesi altında saklı temel hakikatler olan bu ilahî isimlere dayalıdır. Bilimler ancak eşyanın asıl hakikatı olan esma-i hüsnayı keşfettiklerinde kemallerini bulurlar.&lt;br /&gt;Allah gökleri ve yeri ve aralarındakileri ancak hak ile yaratmıştır.60&lt;br /&gt;Meselâ, tıp bir ilimdir. Onun hakikatı Saniin Şâfi ismine dayanır. Tıp, dünya eczanesindeki rahmet ve şefkat tecellilerini göstererek, Rahman ve Rahîm olan Şâf’i tanıttırır. Böylece hakikatını bulur ve kemale erişir. Kur’ân, şu âyetle bu hakikata işaret eder:&lt;br /&gt;Ve Allah dem’e isimlerin hepsini öğretti..61&lt;br /&gt;Gerçekten, ilahî isimlerin öğretimi insanı Allah’ın yeryüzündeki halifesi kılar.&lt;br /&gt;İslâmî bilim insana kâinat kitabını ilahî isimleri keşfetmek için nasıl okuyacağını gösterir. İnsana hakikatı öğretir ve herşeyin hakikatının ilahî isimlere dayandığına ve herşeyin Allah’tan geldiğine delalet eder. Onun bu hakikatı tasdik etmesine ve Malikine teslim etmesine öncülük eder.&lt;br /&gt;Gerçekten biz Allah’a aitiz ve O’na döneceğiz.62&lt;br /&gt;Bu yüzden insanın Allah’a bütün güzel isimleriyle dua ve niyaz etmesine yol açar.&lt;br /&gt;Ve (yalnız) Allah’ın çok güzel isimleri vardır. O isimler ile Allah’a dua edin.63&lt;br /&gt;Bu, Müslüman bilim adamlarının, ve esasen her Müslümanın görevidir. Bu kudsî bir görevdir; bir nevi ibadettir. Çünkü onları Saniine rücu ettirmek, onlar vasıtasıyla tanıdığı Rabbinden medet istemek için elzem olan, herşeyde Allah’ın güzel isimlerini görme çabası, ubudiyetin özüdür. Gerçekten, insana sayısız duygu ve kabiliyetler verilmesi, bu ubudiyet görevini ifa etmesi içindir. Bu duyguların her biri, tıpkı termometre gibi, nesnelerin derecelerini gösteren bir tür ölçü ve mizancık hükmündedir; mahlukat aynalarında Allah’ın mutlak isimlerini tanıttıran bir ölçü âletidir.&lt;br /&gt;Bu makalede, suya bakarak, birçok ilahî isimden söz ettik. Bu ilahî isimler bize bahşedilen sayısız duyguların yardımıyla çıkarılmaktadır. Meselâ, susadığımızda su içer ve lezzet alırız. Lezzet bize suyun ne kadar değerli bir mahluk, bir nimet olduğunu anlamamız için verilmiştir. Suyun yaratılışında rahmet ve keremi idrak ederiz. Susuz bir insan gördüğümüzde ona şefkat eder ve yardım etmek isteriz. Ona suyu verdiğimizde, lezzet alır. Biz, onun lezzet almasından da lezzet duyarız. Saniimizin bize bu duyguları O’nun muhtaç olana su temin eden inayetini ve tedbirini takdir etmemize vesile olmak için verdiğini anlarız. O bize suyu gönderenin Muîn, Mün’im, Rahîm ve Kerîm biri olduğunu anlamamıza yol açar. Bu yüzden bize lezzet vererek, O’nun bize verdiği64 duyguları ve mahlukatta, meselâ suda gözlemlediğimiz nitelikleri O’na atfederek Kendisine bütün güzel isimleriyle hamd ve şükür etmemizi sağlar.&lt;br /&gt;O’nun âyetlerinden biri de; yağmur müjdecisi olsun, size rahmetinden tattırsın, gemiler O’nun emriyle yüzsün, O’nun verdiği rızkı arayasınız ve sonuçta O’na şükredesiniz diye, rüzgârları salıvermesidir.65&lt;br /&gt;Gerçekten, bu duygular insana kâinatta hüküm süren ilahî isimleri keşfetmesi ve onların tümünü Yaratıcıya has kılması ve "Mülk onundur,66 ve bütün hamdler O’na mahsustur,67 hükm O’nundur ve O’na döneceksiniz68" diyebilmesi için verilmiştir.&lt;br /&gt;Bu şekilde insan ubudiyete erişir. En yüce mertebelere, ‘ahsen-i takvîm’e69 çıkar.&lt;br /&gt;Kısacası, Allah’a ibadet sonucunu getirmeyen hiçbir bilim İslâmî değildir. İslâmî bilim, insana, kendisine verilmiş duygu ve kabiliyetleri kâinatta cilveleri görülen ilahî isimleri keşfetmek, Allah’ı tanımak ve O’na hamd etmek için nasıl kullanacağını bildirir ve gösterir. Ona emaneti nasıl Sahibine tevdi edeceğini öğretir. Bu rücu’dur. Rücu görevi ifa edildiğinde, insan Allah’ın kullarına dahil olur.&lt;br /&gt;Sen Rabbinden, Rabbin de senden razı olarak O’na dön; kullarım arasına dahil ol.70&lt;br /&gt;mânâsını berraklaştıran bir abd halini alır.&lt;br /&gt;Kur’ânî metodu kullanan İslâmî bilim kâinat hakkında elde edilen malumatı marifetullaha ve hikmete dönüştürür. Bu şekilde, yaratılışın amacı olan Allah’a ubudiyet görevi ifa edilir.&lt;br /&gt;Ben cinleri ve insanları ancak [Beni tanıyıp] Bana ibadet etsinler diye yarattım.71&lt;br /&gt;Böylece, insana Allah’ın bütün hakikatların ve gerçekliklerin esası olan isimlerinin öğretilmesi İslâmî bilimin gerçek hedefini açıkça gösterir. O insanı bu ilim ve kemalat vasıtasıyla küllî bir ubudiyet ve Allah’a tam bir teslimiyet makamına erişmeye teşvik ve sevk eder.&lt;br /&gt;O’na kulluk edin, O’na şükredin. En sonunda O’na döneceksiniz.72&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dipnotlar&lt;br /&gt;1. bkz. Kur’ân, 10:31-32.&lt;br /&gt;2. bkz. Kur’ân, 30:50.&lt;br /&gt;3. bkz. Kur’ân, 16:66-69.&lt;br /&gt;4. bkz. Kur’ân, 80:24-32.&lt;br /&gt;5. bkz. Kur’ân, 35: 27.&lt;br /&gt;6. bkz. Kur’ân, 19:35; 32:82; 40:68.&lt;br /&gt;7. bkz. Kur’ân, 17:44.&lt;br /&gt;8. bkz. Kur’ân, 32:7-9.&lt;br /&gt;9. bkz. Kur’ân, 16:66.&lt;br /&gt;10. Hikmet ve Kitab Kur’ân’ın birçok âyetinde birlikte zikredilir. bkz. Kur’ân, 2:129; 2:151; 2:231; 3:48; 3:164; 4:54; 4:113; 5:110 ve 62:2.&lt;br /&gt;11. bkz. Kur’ân, 62:1.&lt;br /&gt;12. bkz. Kur’ân, 7:185.&lt;br /&gt;13. bkz. Kur’ân, 50:6.&lt;br /&gt;14. bkz. Kur’ân, 81:1.&lt;br /&gt;15. bkz. Kur’ân, 82:1.&lt;br /&gt;16. bkz. Kur’ân, 84:1.&lt;br /&gt;17. bkz. Kur’ân, 39:68.&lt;br /&gt;18. bkz. Kur’ân, 57:4.&lt;br /&gt;19. bkz. Kur’ân, 27:93.&lt;br /&gt;20. Haman Kur’ân’da Firavun’un başsihirbazıdır.&lt;br /&gt;21. bkz. Kur’ân, 53:23. Ayrıca bkz. 7:71, 12:40.&lt;br /&gt;22. bkz. Kur’ân, 36:38.&lt;br /&gt;23. bkz. Kur’ân, 71:16.&lt;br /&gt;24. bkz. Kur’ân, 17:44.&lt;br /&gt;25. bkz. Kur’ân, 24:41-42.&lt;br /&gt;26. bkz. Kur’ân, 41:37.&lt;br /&gt;27. bkz. Kur’ân, 7:116.&lt;br /&gt;28. bkz. Kur’ân, 7:117-118. Ayrıca bkz. 26:45.&lt;br /&gt;29. bkz. Kur’ân, 53:28-29.&lt;br /&gt;30. bkz. Kur’ân, 6:91.&lt;br /&gt;31. bkz. Kur’ân, 7:180.&lt;br /&gt;32. Bu cümle bir okul kitabından alınmıştır.&lt;br /&gt;33. bkz. Kur’ân, 46:28.&lt;br /&gt;34. bkz. Kur’ân, 13:28.&lt;br /&gt;35. bkz. Kur’ân, 2:60.&lt;br /&gt;36. Bu ifadeler bir okul kitabından alınmıştır.&lt;br /&gt;37. bkz. Kur’ân, 16:17.&lt;br /&gt;38. bkz. Kur’ân, 16:20-22.&lt;br /&gt;39. bkz. Kur’ân, 96:1.&lt;br /&gt;40. Kur’ân varlıklardan âyetler olarak söz eder.&lt;br /&gt;41. bkz. Kur’ân, 11:56.&lt;br /&gt;42. bkz. Kur’ân, 22:63-64. Ayrıca bkz. 31:10; 78:14; 80:25.&lt;br /&gt;43. bkz. Kur’ân, 25:48.&lt;br /&gt;44. bkz. Kur’ân, 16:18.&lt;br /&gt;45. Kur’ân dikkatimizi doğrudan eşyada mündemiç fayda ve maslahatlara yöneltir. Bize sebepler aracılığıyla gönderilen rahmeti gösterir. Sonra o rahmet karşısında şükretmeye çağırır. Meselâ "Biz o hayvanları onlara musahhar etmişiz. Bir kısmı onların binekleridir, bir kısmını da yiyorlar. Ve o hayvanlardan nice faydalar ve içecekler elde ediyorlar. Hâlâ şükretmeyecekler mi?" (bkz. Kur’ân, 36:72-73). Ayrıca bkz 5:6; 5:89; 7:10; 8:26; 16:14; 16:78; 22:32; 23:78; 28:73; 30:46; 32:9; 35:12; 67:23, vd.&lt;br /&gt;46. bkz. Kur’ân, 39:62.&lt;br /&gt;47. bkz. Kur’ân, 24:43.&lt;br /&gt;48. bkz. Kur’ân, 46:24-25.&lt;br /&gt;49. Bilim rahmetin bu sürecine ‘suyun çevrimi’ adını takar ("Eğer [hakikatı görmeyi reddedenler] gökten bir parçanın düştüğünü görseler, yine ‘[O ancak] bir bulut kütlesidir’ derler." bkz. Kur’ân, 52:44), böylece bu süreç içinde açıkça görünen hikmet, denge ve düzeni perdeleyip onu bir ‘suyun çevrimi’ne indirgerler. Bu şekilde, suyun ne yapmak, nereye ve ne şekilde gitmek gerektiğini peşinen bildiği; hava ve rüzgâr üstünde kudret sahibi olduğu; birçok yaratılış kanununu bildiği; ve dahası, canlılara yardım etmek ve onlara su ve gıda temin etmek için bütün bunları yaptığı çıkarımında bulunurlar. "Yoksa onların başka bir ilahları mı var? Allah onların ortak koştuklarından çok yücedir" (bkz. Kur’ân, 52:43).&lt;br /&gt;50. bkz. Kur’ân, 25:48.&lt;br /&gt;51. bkz. Kur’ân, 14:32.&lt;br /&gt;52. Aslında bütün ilahî isimler tüm süreçlerde görülebilir.&lt;br /&gt;53. bkz. Kur’ân, 21:30. Ayrıca, 24:45.&lt;br /&gt;54. bkz. Kur’ân, 50:9.&lt;br /&gt;55. bkz. Kur’ân, 11:123.&lt;br /&gt;56. bkz. Kur’ân, 6:102.&lt;br /&gt;57. bkz. Kur’ân, 29:63.&lt;br /&gt;58. bkz. Kur’ân, 39:29.&lt;br /&gt;59. bkz. Kur’ân, 13:17; 39:21.&lt;br /&gt;60. bkz. Kur’ân, 30:8.&lt;br /&gt;61. bkz. Kur’ân, 2:31.&lt;br /&gt;62. bkz. Kur’ân, 2:156.&lt;br /&gt;63. bkz. Kur’ân, 7:180.&lt;br /&gt;64. bkz. Kur’ân, 23:78.&lt;br /&gt;65. bkz. Kur’ân, 30:46.&lt;br /&gt;66. bkz. Kur’ân, 39:6.&lt;br /&gt;67. bkz. Kur’ân, 28:70.&lt;br /&gt;68. bkz. Kur’ân, 2:28.&lt;br /&gt;69. bkz. Kur’ân, 95:4.&lt;br /&gt;70. bkz. Kur’ân, 89:28-29.&lt;br /&gt;71. bkz. Kur’ân, 51:56.&lt;br /&gt;72. bkz. Kur’ân, 29:17.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19714513-113466844242842973?l=niyet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://niyet.blogspot.com/feeds/113466844242842973/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=19714513&amp;postID=113466844242842973' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113466844242842973'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113466844242842973'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://niyet.blogspot.com/2005/12/kurn-bir-bilim-aray.html' title='Kur’ân&apos;î Bir Bilim Arayışı'/><author><name>Ahmet Faik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08696770155367277968</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/265/1957/320/trastan_sonra.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-19714513.post-113466829266230045</id><published>2005-12-15T09:37:00.000-08:00</published><updated>2005-12-15T09:38:12.796-08:00</updated><title type='text'>Kâinat Materyalizmin Mülkü Değildir</title><content type='html'>KÂİNAT BİR KİTABI ANDIRIR. Gökler ve yeryüzü sayfaları, gece ve gündüz satırları, yerin yüzündeki sayısız mahluk ise kelimeleri olan bir kitap... Bu geniş, büyük ve mükemmel kitap, Yazarının bilinmesi için bu şekilde yazılır durur. Bu kitap insanı muhatap alır ve hedefi, kendisini ve cüzlerini ona okutmak, Yazarının rızası uyarınca ibadet ve şükre konu olmaktır. İnsan, bu ibadete, kâinat kitabındaki düzeni keşfederek, ve Yaratıcısını tanımak için kâinatı inceleyenópozitivist olmayanóbilimin aracılığıyla kâinat içindeki mevcutların ve işleyişlerin nasıl gerçekleştiğini gözönüne sererek ulaşır.&lt;br /&gt;Kâinat pasif değildir. Tarafsız da değildir. Onu dilediğimiz gibi yorumlayamayız. Dünyaya bakışın tek bir doğru yolu vardır; ki bu yol, bütün insanlığın ortak yolu olan evrensel bir bakış açısını yansıtır. Bu bakış bize, Yaratıcımız tarafından kâinat kitabında olduğu kadar Kur’ân’da da öğretilir.&lt;br /&gt;Materyalist bilimsel dünya görüşü köklü bir parçalanma üzerine kuruludur. Materyalist bilim tabiatı hiçbir kalıtsal değer ve anlam taşımayan bir makine olarak görür. Bir nesnenin, âlemin geri kalanı ile olan bağlarını keserek izole eder ve onu en yakın çevresi içinde inceler. Halbuki, kendimize ilişkin idrakimiz, bize anlamlı olduğumuzu ve tüm kâinatın cüz’ü olduğumuzu söyler; ve buna göre, herşeyin bir anlamı vardır ve herşey tüm kâinatın cüz’üdür. Materyalist bilim özneyi, yani insanı kâinatın dışında bırakmıştır ve, teslim alabildiği kadarıyla, insanlara bu âlemde hiç yerleri olmadığını hissettirir. Onları diğer insanlardan soyutlar. Onların hayatları, çok sınırlı, egoistik bir alan dışında, hiçbir anlam taşımamaktadır. İnsanı çevresinden ve kendisinden yabancılaştırır.&lt;br /&gt;Modern fiziğin ışığında değerlendirilince, mekanistik görüşün tabiatın tutarsız bir tasviri olduğu rahatlıkla görülür. Modern fizikte yaşanan gelişmeler bizi gerçeklik anlayışımızda köklü bir revizyona davet etmektedir. Bu gelişmeler klasik fiziğin bütün temel kavramlarını paramparça etmiştir. Fiziksel olguların nedensel mahiyeti ve tabiatın objektif bir tasviri ideali artık geçerli değildir.&lt;br /&gt;Modern fiziğin keşifleri tarafından değişime uğratılan dünya görüşü, Newton’un mekanik kâinat modeline dayanmaktaydı. Bu model, klasik fiziğin çerçevesini oluşturdu. Bu, gerçekte neredeyse üç asırdır bütün bilimlerin dayandığı temeli oluşturuyor ve tabiatçı felsefe için bir temel sağlıyordu. Newtoncu görüşte, Allah başlangıçta maddî partikülleri, onlar arasındaki kuvvetleri ve temel hareket kanunlarını yaratmıştır. Bu şekilde, tüm kâinat harekete geçmiştir ve o zamandan beri, şaşmaz kanunlar tarafından yönetilen bir makine gibi, çalışıp durmaktadır. Mekanistik görüş, bu bakımdan determinizmle ve dolayısıyla nedensellikle ilişkilidir. Kozmik makine nedensel ve belirli olarak görülür. Vukua gelen herşey belirli bir sonuca sahiptir.&lt;br /&gt;Bu modelde, Allah başlangıçta kâinatı yaratmış olan olarak takdim edilir. Ona İlk Muharrik ünvanı atfedilir; ki bu, aslında yaratık statüsü vermek demektir. İlk Sebeptir o; ama eninde sonunda, bir sebeptir, o kadar. Maamafih, ilk sebep fikri, nedenselliğin kendisi ile tutarlılık arzetmez. Eğer bir insan bir noktada nedenselliği kabul ediyorsa, bunu sonsuz bir zincir olarak uzatmak zorundadır. Bütün sebepler ve sonuçlar aynı mahiyettedir ve şu noktadan ziyade bu noktada durmak için bir gerekçe mevcut değildir. Gerçekte, herhangi birinde durmak için bir gerekçe yoktur ve o halde bir ilk sebep için bir yer yoktur. Ve, eğer hiçbir ilk sebep yoksa, İlk Muharrik için de bir yer yoktur.1&lt;br /&gt;Bu, mekanistik modeli benimseyen maddeci bilim adamlarının, Allah’ın varlığını reddetmelerine yol açtı. Mekanistik modelin muazzam başarısı, ondokuzuncu yüzyılın bilim adamlarını, onun gerçekten doğal olgulara ilişkin nihaî teori olduğuna inandırdı. Yine de, daha sonraki yüzyıldan kısa bir zaman dilimi içinde, yeni keşifler Newtoncu modelin sınırlamalarını açığa çıkardı ve onun mutlak bir geçerliliğe sahip olmadığını gösterdi. Fiziksel olguların nedensel tabiatı gibi birçok kavram, modern bilimin yeni teorileri olarak, kuantum, izafiyet ve son olarak kaos teorileriyle yer değiştirdi.&lt;br /&gt;Maamafih, bilimin dünya görüşünde, bu değişmelere paralel değişmeler gerçekleşmiş değildir. Yapılan tadiller yalnızca matematiksel bir düzeyde gerçekleşmiştir. Çünkü, bilim adamlarının itibar ettiği şeylerin hepsi, fiziksel olguların davranışının matematiksel formülasyonlarının geliştirilmesinden ibarettir. Böylesi bir amaç yalnızca teknik kullanıma ilişkin değildir; dahası, birçok bilim adamı, bu tür bir tahminin bilginin ta kendisi olduğuna inanmaktadır.&lt;br /&gt;Onlar, bir insanın gerçekliğe ilişkin görüşünün ya az bir önemi olduğunu veya hiç önem taşımadığını iddia ederler. Oysa, gerçeklik anlayışımızın bizim tabiatla ve diğer insanlarla ilişkilerimizde nasıl davrandığımız üzerinde, ve de birey olarak hayatın bizim için ne anlam ifade ettiği hususunda muazzam bir etkisi vardır. Bir dünya görüşü olmasa da olur diyemeyiz.&lt;br /&gt;Bilim adamlarının bu tavrı, modern bilimle çelişki içindedir. Klasik olarak, bilimin dünyadaki herşeyi ‘objektif biçimde,’ yani gerçekte fiilen olduğu üzere tasvir ve tarif edip açıkladığı, ve ‘gözlemci’nin, yani bilim adamının dünyayı kendi yargılarından bağımsız matematik modeller aracılığıyla tasvir ve tarif edebildiği düşünülüyordu. Oysa, modern fiziğin keşifleri, bütün şeylerin birliğine; dünyayı ayrı ve bağımsız parçalara ayıran klasik parçalara bölme geleneğini reddeden ayrılmaz bir bütünlüğe işaret eder. Kuantum teorisinde, her partikül kâinatın geri kalan tüm kısmına bağlıdır ve ondan soyutlanamaz. Kâinatın bu birliği, elbette insanları da içine alır. Kuantum teorisi, temelde ayrı nesneler anlayışını yerlebir etmesiyle birlikle, tarafsız gözlemcinin yerine ‘iştirakçi’ kavramını getirmiştir. Modern bilim, o halde, insanı yeniden bilimin merkezî konumuna oturtmaktadır. Tabiatın tarafsız, objektif bir tasviri nosyonuna ve dolayısıyla objektif bilim anlayışına son vermektedir.&lt;br /&gt;Materyalist bilim adamları, kâinatın birliğinin Mutlak bir Yaratıcıya işaret ettiğini anladılar. Çünkü, incelediğimiz şeyler kendilerine münhasır bir anlam yüklenmez, bilakis Yaratıcılarının Mutlaklığına şahitlik ederler. Fakat, sözkonusu bilim adamları, bilimsel çalışmalarının bilgi ürettiğini iddia edebilmek için, Mutlak Yaratıcıyı kabul etmemekte ısrar ediyorlar ve bilimsel metodları kâinatın birliğiyle telifi mümkün olmayan nedenselliğe dayalı olduğundan, birliği görmezden geliyor ve kâinatı parçalara ayırıyorlar. Tâ ki, her bir parçayı sınırlı sayıda sebebin ürünü olarak çalışabilsinler. Bu şekilde, kâinatın bir yaratıcısı olmadığını ve kâinatın anlamının, bilim adamlarının kâinat hakkında bize söyledikleri şeyle sınırlı olduğunu ileri sürebilsinler. Onlar, böylece, kendi bilimlerinin bilginin kaynağı olduğunu iddia etmiş oluyorlar.&lt;br /&gt;Ne var ki, kâinatın ayrılmaz bir bütün olduğu, tartışma götürmez bir gerçektir. Gerçekten, insan dahil kâinatın bütününde gözlenen birlik o kadar aşikârdır ki, hiç kimse bunu inkâr edemez. Maddenin içine nüfuz ettikçe, atomaltı dünyanın derinliklerine doğru daldıkça, maddenin bileşenlerinin ve bunların katıldığı olayların birbirleriyle ilişkili ve birbirine bağımlı olduğu aşikâr hale gelir. Öyle ki, bu bileşenler ve olaylar ayrı şeyler olarak değil, ancak tek bir bütünün tamamlayıcı parçaları olarak anlaşılabilirler. Bu keşif önemlidir; çünkü kâinatın bir bütün olarak ele alınması, çok yakın zamanlara kadar, sadece dinin sahası içindeydi.&lt;br /&gt;O halde, bilimsel metoda ilişkin maddeci yaklaşımın yeniden ele alınması gerekmektedir. Bu metod, indirgemeciliğe dayanmaktadır. Yani, eşyayı hâlâ maddî bir gözle, ayrı ayrı dairelere ayırarak, ve sebep-sonuç ilişkisine indirgeyerek açıklamayı hâlâ sürdürmekte; biyoloji, fizik, kimya gibi disiplinleri hâlâ bağımsız bütünler imişçesine ele almaktadır. Kâinatın ve insanın var edilişinin amacını henüz kavrayabilmiş değildir. Bilim kâinatın düzenini ve birliğini gösterdikçe, kâinatın amaçsız olduğu görüşü giderek daha da imkânsız hale geliyor. Kâinata yakıştırılan amaçsızlığın ve pek çok temel soruya doyurucu cevap verilememesinin sebebi ise, bilimsel yaklaşımın kendisinde yatmaktadır.&lt;br /&gt;Bilimsel yaklaşım nedensellik üzerine kuruludur. Kâinattaki herşeyin ve her olayın ancak o şeyin kendisi dışında, başka birşeyle açıklanabileceğini varsayar. Buradan yola çıkarak, bütün olayların ve bütün eşyanın kendilerinden önceki sebeplerin sonucu olduğunu söyler. Bu da, sebep sonucun dışında bir yerdedir ve sonucu o yapar demeye gelir. Oysa, kâinat bölünemez bir bütündür ve herşey olmadan hiçbir şey olamaz, çünkü bütün eşya ve bütün olaylar karşılıklı dayanışma içindedir ve hiçbiri diğerinden ayrılamaz. Hepsi bir bütünün parçalarıdır. Materyalistin, "Sebep sonucun dışında bir yerdedir" tezi yanlıştır. Sebep, sonuç ile birlikte kâinatın içindedir ve birbirinden ayrılamaz. Hal böyle iken, nasıl olur da sebep ve sonucu birbirinden ayırıp, sonucu sebebin yaptığı iddia edilebilir?&lt;br /&gt;Daha da önemlisi, artık bilim adamları herşeyi diğer eşya ile olan ilişkileriyle açıklıyorlar. Buna göre, birşeyi açıklayabilmeleri için, en az kâinat genişliğinde olan tüm bu ilişkileri bilmeleri gerekir. Fakat bunun imkânsız olduğu açıktır. Çünkü, aynı zamanda gözlemciyi, yani insanın kendisini de içine alan bu ilişkiler zaman ve mekân itibarıyla insanın kendi dairesinden ötelere uzanır. Bu ilişkiler sınırsızdır ve bilim adamının bunları tümüyle kavraması imkânsızdır. Bu bakımdan, sonucu sebebe veren nedenselci yaklaşım kâinatın birliği gerçeğine aykırı düşmektedir.&lt;br /&gt;Bilim adamları henüz bu çelişkiyi aşabilmiş değiller. Kuantum ve kaos gibi son teorileri her ne kadar bölünmüşlüğe ve determinizme yer vermeyen bir dünya görüşüne kapı açıyorsa da, kendileri hâlâ bölünmeci ve nedenselci yaklaşımlarında ısrar etmektedirler. Bu ısrarları yüzünden, yani nedenselliğe inandıkları için, indirgemeci olmak zorundadırlar. Ama öte yandan da, bilimsel keşiflerin işaret ettiği kâinatın birliği gerçeğini kabullenmeye zorlanmaktadırlar.&lt;br /&gt;Bu çelişki, indirgemeci bilimsel düşüncenin bölünmez bir kâinata nasıl uygulanacağı sorusunu ortaya çıkardı. Bu soru bilim adamları ve felsefeciler tarafından uzun uzadıya tartışılmaktadır. Fakat, burada sözkonusu olan bilimsel düşüncenin kâinatın birliği hakikatı ile bağdaşmaz olduğu farkedilememektedir. İkisi bağdaşmadığına göre, ya bilimsel düşünce yahut kâinatın birliği gözden geçirilmelidir.&lt;br /&gt;Oysa, kâinatın bölünemez bir bütün olduğu gerçeği tartışma götürmez. Kâinatın bütününde gözlenen ve insanı da içine alan birlik o kadar açıktır ki, inkâr edilemez. Bilim adamları bile olaylardan kopuk bir gözlemci rolü oynayamayacaklarını ve diğer herşey gibi kendilerinin de olaylara katıldığını farkettiler. Biz de kâinatın bir parçasıyız, herşey gibi değişime bağlı ve değişime tâbiyiz. Mekân ve zaman sınırları içinde yaşıyoruz ve dünyayı zaman ve mekân içinde algılıyoruz. Hal böyleyken, neden birşeyi mekânda ona komşu olan bir başka şeyle değil de, zaman itibarıyla kendinden önce gelen, ona tekaddüm eden bir başka şeyle açıklamaya çalışırız? Neden birşey sadece ondan önce oldu diye bir başka şeyi yapıyor olsun? Çağdaş bilim adamlarının hepsi de zaman ve mekânın birbirlerine tamamen denk şeyler olduğunu bilirler. Zaman ve mekân, birlikte, ‘burada’ ve ‘orada,’ ‘önce’ ve ‘sonra’ gibi ifadelerin sadece nisbî ve izafî birşeyler haline geldiği dört boyutlu bir sürekliliği, diğer bir deyişle ‘istimrar’ veya ‘temadî’yi temsil eder. Zaman itibarıyla ardarda geliş, bu dört boyutlu uzayda herşeyin yanyana var edildiği eş-zamanlı bir beraberliğe dönüşür. Buna göre, sebep-sonuç ilişkisi izahının, dünyanın zamanın akışına tâbi, onunla kayıtlı ve sınırlı bir biçimde idrâk olunmasına dayandığı ortaya çıkar. Nedenselliği, sonucu sebebe verme tavrını hiç sorgulamadan kabul eden kimi insanların anlayışıdır bu.&lt;br /&gt;Nedensellik bir sebep-sonuç kısır döngüsüne yol açar. Çünkü, her sebep aynı zamanda bir sonuçtur. Tavuk yumurtadan, yumurta tavuktan çıkar, gibi. Peki, sebep hangisi: Tavuk mu, yumurta mı? Şüphesiz hiçbiri. Tavuğun sebebi neyse, yumurtanın ve aslında başka herşeyin de sebebi o olmalıdır. Çünkü bir tavuğun veya bir yumurtanın mevcudiyeti için, içindekilerle birlikte, bütün kâinatın da varolması lâzımdır.&lt;br /&gt;Hume der ki: "Biri karşımıza birşey koydu ve bunun yol açacağı etkiyi, geçmiş gözlemlerimize hiç başvuramadan söylememizi istedi diyelim: Bu durumda aklımız nasıl işlerdi acaba? Akıl bir sebepte saklı sonucu, en incelikli araştırma ve inceleme yöntemleri ile dahi bulamaz. Çünkü, sonuç sebepten tamamen farklı birşeydir ve dolayısıyla sebebin içinde bir yerde keşfedilemez." Gerçekte, eşya ve sonuçlar öylesine sanatla ve öylesine faydalı gayelerle donatılmıştır ki, değil onların ‘basit’ sebepleri, kâinattaki tüm sebepler biraraya gelse dahi tek bir şeyi yapamazlar. Meselâ, insanın fiilleri içinde kendi iradesinin en çok müdahale ediyor gözüktüğü fiiller yemek, konuşmak ve düşünmektir. Bu kabiliyetlerin her biri çok iyi düzenlenmiş ve çok gayeler içeren bir zincire bağlıdır. Yüzlerce halkalı bu zincirden insanın iradesine verilen, sadece biridir. Meselâ konuşma eyleminde, sadece havayı dışarı solumak istemek ve solurken ağzımızın belirli şekillerde hareket etmesini irade ederek bunları kelimelere dökmek insanın iradesi dahilindedir. Oysa, havada tek bir kelime milyonlarca kelimeye dönüştürülür ve milyonlarca dinleyicinin kulağına ayrı ayrı birer kelime girer. İnsanın hayal gücü bile bunu çok zor kavrarken, iradesi nasıl kavrayabilir, eli nasıl yetişir? Sebepler içinde en üstünü olan insan bile kendi fiilini yapmaktan âcizken, hayvanların ve cansız mevcutların sonuçlar üzerinde bir kudreti olabilir mi&lt;br /&gt;Ektiğiniz tohuma baktınız mı? Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa Biz miyiz bitiren?2&lt;br /&gt;Eşyanın yaratılışına bakıyoruz ve görüyoruz ki, eşya son derece bolluk ve mebzuliyet içinde olmasına rağmen, mutlak bir sürat ve intizam içinde; mutlak suhulet ve sanatlılık içinde büyük bir kıymetlilik ve imtiyaz içinde vücuda geliyor. Buradan anlıyoruz ki, son derece çabuklukla ve son derece bolluk içinde, son derece sanatla ve son derece kolaylık ve intizam içinde, kusursuz, karışıksız yapmak, ancak kudretine hiçbir şey ağır gelmeyen bir Vâcibü’l-Vücud’un işi olabilir.&lt;br /&gt;O ki yedi göğü birbiriyle âhenk içinde yarattı: Rahman’ın yaratışında bir kusur göremezsin. Çevir gözünü bir daha bak: Hiç kusur görüyor musun?3&lt;br /&gt;Bu mutlak kudrete göre, en büyük şey en küçük şey kadar kolaydır; bir ağacı yaratmak bir tohumu yaratmak kadar, bir baharı halketmek bir ağacı halketmek kadar kolaydır. Kâinattaki hiçbir şey, bu mutlak kudret Sahibinin fiillerini sınırlayamaz. Kudretinin tecellîsi bütün kâinata yayılmıştır. Kâinatta görünen bu küllî işler O’ndan başka birine verilirse, birçok güçlükler ve karışıklıklar ortaya çıkar ki, faraza verilmiş olsa hiçbir düzen kalmaz, herşey yok olur.&lt;br /&gt;Eğer yerde veya gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, şüphesiz yer de, gök de bozulup giderdi.4&lt;br /&gt;Çünkü böyle bir kabulle, akılsız ve şuursuz sebeplerin her birinin en küçük birşeyi bile yaratabilmeleri için tüm kâinatı yaratıp idare edebilecek bir kudrete ve bilgiye sahip olduklarını hayal etmek gerekir. Çünkü kâinat bir bütündür; herşey herşeyle bağlıdır. Böyle bir kâinatta bu tarz bir kabulle düşünmek birbiri içinde muhalleri gerektirir.&lt;br /&gt;Evet, kâinattaki eşsiz düzen kendi başına ilahî birliğin mükemmel bir ifadesidir. Eşyanın akılsız ve şuursuz sebeplerin eline teslim edilmesine mahal bırakmaz. Kör ve karışık, akılsız ve gayesiz mevhum güçlerin, yani tabiatın ve sebeplerin, kâinatta görünen bu hassas düzenle ve bu ince sanatla hiçbir ilgisi olamaz. Esbab ve tabiat, ellerini en küçük birşeye bile uzatamazlar. Sebeplere sadece edilgen olmak ve yaratılmış olmak düşer. Buna göre, tevhid yolunda onu vazgeçilmez kılan bir kolaylık, eşyayı sebeplere vermekte ise onu imkânsız kılan böylesi zorluklar ortaya çıkar.&lt;br /&gt;Bunca ünlü bilim adamının ve felsefecinin yanlışlığı böylesine açık olan nedenselliği nasıl kabul ettiklerini sorabilirsiniz. Aslında, onlar gittikleri yolun içyüzünü görememişlerdir. Sonucu sebebe veren nedensellik fikrinden kaynaklanan açık muhallerin kendi mesleklerinin kaçınılmaz bir sonucu olduğunun farkında değildirler. Bilim adamları kâinattaki düzeni ve birliği inkâr etmezler, ancak bizden kâinatı küçük küçük parçalara dilimlememizi isterler. Sonra da her küçük dilimin yine geçici ve varlıkları kendilerinden olmayan bir başka dilimin sonucu ve ürünü olduğuna inanmamızı isterler. Nedensellik, onların Yaratıcının mülkünü sebeplere taksim etmelerini sağlayan bir tür tuzaktır. Yaratıcıyı tanımak ve kabul etmek istemedikleri için, O’ndan bu şekilde kurtulmuş oluyorlar. Ancak tek bir Allah’ı kabul etmekten kaçındıkça, sonsuz ilahları kabul etmek zorunda olduklarını görmüyorlar.&lt;br /&gt;Göklerin ve yerin mülkü [ve idaresi] O’nundur. O’nun nesli yoktur; mülkünde ortağı yoktur: O ki herşeyi yaratır; ölçü, biçim ve düzen verir. Ancak, kimileri, O’nun yerine, hiçbir şey yaratmayan, kendileri de yaratılmış olan ve kendilerine bile zararı ve faydası dokunmayan, ne ölüme, ne yaşatmaya, ne de yeniden diriltmeye gücü yeten birtakım ilahlara ibadet etmeyi tercih ettiler.5&lt;br /&gt;Kısaca, herşey sanatlıdır ve sürekli yeniden yeniye yaratılır ve sonuçlar gibi sebepler de mahlûktur. Her bir şeyin var olabilmesi için sonsuz bir kudret ve ilim gerekir. Buna göre, sebebi ve sonucu doğrudan doğruya beraberce yaratan Mutlak Kadîr ve Alîm Birisinin olması gerekir. O, Kendi isimlerini göstermek için kâinattaki eşya arasında gözle görülür anlamlı bir ilişki ve ilgi kurmuştur. Bütün eşya ve sebepler O’nun kudretinin penceresi ve perdesidir. Kendi Ustalarının sıfatlarını gösterirler. cizlikleri ile O’nun kudretine, fakirlikleri ile O’nun gınasına, fanilikleri ile O’nun bekasına işaret ederler. Büyük-küçük, küllî-cüz’î her mahlûk, kendi haliyle O’nu tesbih eder.&lt;br /&gt;Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir.6&lt;br /&gt;Kâinat bu ilahî birlik gerçeğine işaret ettiği gibi, kâinatın Sahibi de gönderdiği mukaddes kitaplar aracılığıyla bize bu gerçeği öğretmektedir. "Allah’tan başka ilah yoktur" ifadesi vahyin temelidir ve bu gerçek mevcutların şahitliği ile de tasdik edilir. Kur’ân’ın anahtarı da bu ifadedir. Bu öyle bir anahtardır ki, bilim ve felsefeyi âciz bırakan yaratılış muamması ancak onunla çözülür. Birlik yolu vahiy yoludur. İnsanın kendi Yaratıcısını ve Sahibini ve tüm ihtiyaçlarını karşılayan mutlak kudret sahibi Tek ve Gerçek Mabudunu gösteren yegâne yol da işte bu yoldur.&lt;br /&gt;Kur’ân kâinatın ve içindeki eşyanın kendi Sanatkârlarının birliğini ilan etmekten öte, kendi başlarına bir anlamı olmadığını öğreten tek kaynaktır. Kâinatın ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü bize Kur’ân öğretir.&lt;br /&gt;Bu anlamıyla, her müslüman bir ‘bilim adamı’dır. Her müslüman kâinatı incelemeli ve tüm mahlukların, intizamları, karşılıklı yardımlaşmaları ve ilişkileri ile materyalist ve ateist düşüncenin bâtıl iddialarını reddettiğini görmelidir. Herşey sahipsiz olmadığını, ancak Tek Bir Yaratıcının mülkü ve mahlûku olduğunu söyler. Hepsi de tesadüfü ve nedenselliği, yani esbabperestliği reddeder. Her biri diğer herşeyi kendi Yaratıcısına verir. Her biri Yaratıcının ortağı olmadığına bir delildir. Aslında, Yaratıcının Bir oluşu doğru olarak bilindiğinde ve anlaşıldığında, hiçbir şeyin sebeplere bir kudret vermediği açıkça görülür. Buna göre, onlar da Yaratıcının ortağı olamazlar. Olmaları da imkânsızdır. Dolayısıyla, müslüman bilim adamı, inceleme ve keşifleriyle "Bir ve şeriksiz Allah’tan başka ilah yoktur" sonucuna varacaktır.&lt;br /&gt;Kâinat inananlarca okunması gereken bir kitaptır. Çünkü, Kur’ân’ın bize bildirdiği gibi, Allah’a inanmak demek tüm sıfatlarına bütün kâinatın şehadet ettiği bir Yaratıcıyı kalben kabul etmek demektir. Hiçbir şeyi O’nun varlığına engel görmemek demektir. Allah’ın birliğinin tasdiki herşeyde kendi Sahibini gören bir akıl yürütme ile olur. Yoksa, başka türlü, O’nu bulmak için kâinatı bir tarafa atmak gerekir.&lt;br /&gt;Ey Rabbimiz, bunu boş yere yaratmadın. Seni kusurlardan tenzih ederiz! Bizi ateşin azabından koru!7&lt;br /&gt;Kâinat bilimin materyalist yorumunun mülkü değildir. Çünkü, materyalist bilim kâinatı kötüye kullanmıştır. Anlamını keşfedememiştir.&lt;br /&gt;Ve o göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu inkâr edenlerin zannıdır.8&lt;br /&gt;Materyalist bilim kâinatı tesadüfün ve kuvvetlerin oyuncağı olarak görür. Gerçekte, gayb âlemine geçiş olan ölümü yokluk ve hiçlik olarak görür. Gerçekte, kendi Sanatkârlarının mülkü olan eşyayı, birtakim tabiî kuvvetlerin birarada tuttuğu atom ve hücreler yığını olarak görür. Bunca kudret ve sanat mucizesini anlamsız, boş yere varolan, gerçek mükemmellikten yoksun şeylermiş gibi görür. Fakat, hangi tabiat, hangi nedensellik, hangi sebep, hangi felsefe, hangi kuvvet kâinatın güzelliğini ve gayesini açıklayabilir? İşte bu çürük temelleri yüzündendir ki, bilim ve felsefe, Kadîr-i Mutlak olan Allah’ın tüm sıfatları ile, kâinatın bütün işaretleri ile ve Kur’ân’ın bütün âyetleri ile gösterdiği, ebediyete ve rahmete giden yolu bulamamıştır. Kendi çizdikleri yol ise insana dertten, zorluktan ve acıdan başka birşey getirmemiştir. İnsanı ve dünyayı anlamsızlığa ve hiçliğe mahkum etmiştir.&lt;br /&gt;Kur’ân’ın nurlu yolu ise, insanın aczini, fakrını ve ihtiyacını Kadîr ve Rahîm bir Allah’a imanla tedavi eder. İnsanın ‘düşünen bir hayvan’ değil, Rahman’ın misafiri olduğunu ortaya koyar. Sevdiği herşeyin ölümünden, zeval ve fenasından elem duyan insanın yaralarını ebedî bir dünyanın ve ebedî bir mutluluğun kapısını açarak tedavi eder. Kur’ân bunu herşeyin kendi Yaratıcısını tüm Güzel İsimleri ile zikrettiğini göstererek yapar.&lt;br /&gt;Meselâ, bir çiçek bir rahmet hediyesidir. Öylesine güzel ve öylesine mükemmel yaratılmıştır ki, ona bakmaktan ve onu sevmekten kendimizi alamayız. Çiçek, kendi Sanatkârının esma-i hüsnasını anlatacak, dile getirecek harikulâdelikte yaratılmıştır. Biz de O’nun güzelliğini, kudretini, rahmetini, vs. sevecek, onlara hayran olacak, âdeta perestiş edecek duygularla ve akılla donatılmışız. Buna göre, çiçeğe olan sevgimiz O’nun Sanatkârı adına olacaktır. Sevgimizi "Ne güzel yapılmış!" şeklinde ifade edeceğiz. Bu sevgi Allah’ın isimlerinin sonsuz güzelliğine giden kapıyı açar; çünkü gözlerimizi çiçeğin güzelliğinden ilahî isimlerin güzelliğine çevirir. Kalbimize Allah’a aşkını ifade edecek bir yol açar. Böylesi bir aşk zevklidir. Bu aşk tefekkürdür. Bu aşk ubudiyettir.&lt;br /&gt;Gerçek bilimle vahiy arasında bir çatışma yoktur. Dahası, insanlık gerçek ilerleme ve saadete yalnızca Kur’ân’ın yolunda ulaşabilir. Tüm bilimsel ve teknolojik ilerlemeler gerçekte kâinatın yaratılış biçiminin keşfinden ibarettir. Kâinat kendi Yazarını anlatan büyük ve anlamlı bir kitap olarak, ve içindeki mevcutlar kendi Yaratıcılarından bahseden birer âyet olarak görüldüğünde, tüm bu keşifler ve ilerlemeler, şüphe ve şaşkınlığa yol açmak yerine, imanı pekiştirir. Aslında, bilim adamlarının din-karşıtı görüşlerine rağmen, bilimde kaydedilen ilerlemeler, Kur’ân’ın ifadelerinióçelişmek bir yanaóonaylar. Bu uyum, bilim ilerledikçe artar. Materyalistlerin kendilerine aitmiş gibi gösterdikleri bilim, Kur’ân’ın vahyî haberlerinin doğruluğunu isbatlamaktadır. Bilim geliştikçe, ve atomaltı âlemlerden uzayın derinliklerine kadar herşeyin ve her bir şeyin var edilişindeki eşsiz güzelliği, hikmeti, âhengi, düzeni.. gösterdikçe, kâinatı bir Yaratıcının mutlak kudretine teslim etmemek daha da imkânsız hale gelmektedir.&lt;br /&gt;Modern insanı mutluluğu ve hayatın anlamını ararken etkileyen en ciddi hastalık, gerçekte yaratılmış olan dünyayı anlama çabası olan bilimi, Yaratıcının sözü olan vahiyden ayrı ve ona aykırı olarak görmesidir. Fakat, insan kâinata ve kendi duygularına kulak verdikçe, mevcut bilimsel düşüncenin çelişkilerinin farkına varacaktır. Giderek artan sayıda insan, bu bilimsel düşüncenin artık geçerliliğini yitirdiğinin farkına varıyor. Giderek daha çok güzellikle, daha çok harikulâdelikle karşılaştıkça, yaratılışı sebeplere, tabiata, kuvvet ve kanunlara vererek açıklamak güçleşiyor. Böylece, insanlar, Allah’ı bilmeye ve O’na inanmaya götüren gerçek bilim ve bilginin önemini ve ona olan ihtiyaçlarını hissedecekler. Ancak ondan sonradır ki, insanlık gerçek ilerlemeyi ve ebedî saadeti yakalamış olacaktır: şu dünyayı Rabbini tanıttıran bir aynaya dönüştüren, fenadan bekaya yol bulan bir ilerleme!&lt;br /&gt;Yâ Rab, Seni bütün kusurlardan tenzih ve tesbih ederiz. Biz ancak Senin bize bildirdiğini biliriz. Şüphesiz, Sen Alîmsin, Hakîmsin.9&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dipnotlar&lt;br /&gt;1. Burada, İlk Muharrik veya İlk Sebep kavramının, Kur’ânî bir tefekkürün meyvesi olan ‘Müsebbibü’l-Esbâb,’ yani şu an tüm sebeplerin Müsebbibi ve o halde, zaman ve mekân içindeki tüm sebeplerin Müsebbibi kavramından tamamen ayrı olduğunu belirtmek önem arzetmektedir. Bütün sebeplerin Müsebbibine iman, her olayda, şimdi ve bundan sonra vukua gelen her sebep-sonuç ilişkisinde O’nun yaratıcılığının bir tasdikidir.&lt;br /&gt;2. bkz. Kur’ân, 56:63-64&lt;br /&gt;3. bkz. Kur’ân, 67:3.&lt;br /&gt;4. bkz. Kur’ân, 21:22.&lt;br /&gt;5. bkz. Kur’ân, 25:2-3.&lt;br /&gt;6. bkz. Kur’ân, 57:1.&lt;br /&gt;7. bkz. Kur’ân, 3:191&lt;br /&gt;8. bkz. Kur’ân, 38:27.&lt;br /&gt;9. bkz. Kur’ân, 2:32.&lt;br /&gt;Yamina Bouguenaya Mermer&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19714513-113466829266230045?l=niyet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://niyet.blogspot.com/feeds/113466829266230045/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=19714513&amp;postID=113466829266230045' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113466829266230045'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113466829266230045'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://niyet.blogspot.com/2005/12/kinat-materyalizmin-mlk-deildir.html' title='Kâinat Materyalizmin Mülkü Değildir'/><author><name>Ahmet Faik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08696770155367277968</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/265/1957/320/trastan_sonra.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-19714513.post-113466717338832513</id><published>2005-12-15T09:18:00.000-08:00</published><updated>2005-12-15T09:19:33.410-08:00</updated><title type='text'>Fizik ve Ötesi</title><content type='html'>NEWTON’IN MEKANİK KÂİNAT MODELİ uzunca bir müddet fiziğin dünya görüşü oldu. Herkes, Descartes ve Newton’ın izini sürerek, zaman ve mekânın mutlak olduğuna ve kâinatın bunlar içindeki sabit değişmeyen maddî parçacıklardan meydana geldiğine inandı. Bu maddî parçacıklar, bütün maddenin üzerine inşa edildiği küçük, katı ve parçalanmaz atomlardı. Bunlar ‘uzaktan etkili’ esrarengiz kuvvetlerle etkileşiyorlardı.&lt;br /&gt;Newton’a göre, bütün parçacıklar ve aralarındaki kuvvetler ilk yaratılışta Allah tarafından yaratılmış olup, nihaî temel taşlarıydı; daha ileri bir incelemeye, tahlile konu yapılamazdı. Kısacası, Newton kudretini sadece kâinatın başlangıcında göstermiş, daha sonra devreden çıkarmış bir Yaratıcıya, bir ‘İlk Muharrik’e inanıyordu. Bu İlk Muharrik kâinatı en başından yaratmış, kanunlarını koymuştu. Bu görüş, Newton’ı ve genel olarak bütün Batı bilimini ve felsefesini etkilemişti.&lt;br /&gt;Ancak, daha sonraki asırlarda modern fizikçiler arasında yeni bir yaklaşım tarzı doğacaktı. Yirminci yüzyılda, izafiyet teorisinin ve parçacık fiziğinin gelişmesi, kâinatın objektif tasviri ile beraber, mutlak mekân ve zaman mefhumlarını ve parçalanamaz temel partiküller fikrini yıktı.&lt;br /&gt;Bu gelişme, kâinat fiziğinin birleşik temelini bulmak isteyen Einstein’la beraber başladı. Zihninde bu gaye ile, Einstein klasik fiziğin iki ayrı teorisini, elektrodinamik ve mekaniği özel izafiyet teorisi ile beraberce genel bir şema içine oturttu. Bu teori Newton’dan kalma, bütün kâinatta mutlak varlık olarak akan zaman fikrini kaldırdı.&lt;br /&gt;Teoriye göre, herhangi iki olayın aynı zamanda olmasının mutlak bir mânâsı yoktur. Yani, zaman kendi zâtında sabit, değişmez değildir. Zaman tamamen olayları gözleyene bağlıdır. Buna göre, zamanı ve mekânı iki ayrı varlık olarak düşünmemek, aslında ikisinin mekân-zaman diye dört boyutlu bir koordinatı teşkil edecek şekilde birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu düşünmek gerekir. O halde, ne mekân zamandan, ne de zaman mekândan ayrı düşünülebilir.&lt;br /&gt;Zaman ile mekân tabiat olaylarının tarifi için öylesine temel kavramlardır ki, bunlarla ilgili anlayışın değişmesi, kâinatın tasvirinde kullanılan bütünleşmenin değiştirilmesini gerektirdi. Bu değişikliğin çok önemli neticelerinden birisi de, kütlenin bir enerji şeklinden başka birşey olmadığının farkına varmaktı. Einstein’ın meşhur E=m.c2 formülü burada devreye girdi.&lt;br /&gt;Madem kütle bir enerji şeklinden ibaretti; o halde modern fiziğin kütleyi sabit bir vücuda sahip maddî cisimcik anlayışından sıyırması gerekiyordu, ve bundan sonra klâsik fiziğin parçalanmaz cisimcikleri, yani atomlar enerji ‘huzmeleri’ olarak görülmeye başlanmalıydı. Enerji ise, hareket ve faaliyetle ilgili bir kavram olduğuna göre, atom daha küçük hareketli parçacıklar üzerine kurulmuş olmalıydı. Atom içi parçacıklar, dinamik bir düzen içindeydi. Ancak mikroskobik seviyede madde statik, durgun bir yapıda gözüküyordu. Bunun sebebi, bir partikül çok dar bir mekân etrafında dönerken, döndüğü, hareket ettiği alan daraldıkça, partiküllerin daha sür’atli dönmesiydi.&lt;br /&gt;Meselâ, atom içinde bir çekirdekóprotonlar ve nötronlaróetrafında dönen elektronlar vardır. Elektronun çekirdeğe bağlanmasına vesile olan elektriksel kuvvetler dolayısıyla, elektron, dönerken mümkün olduğu kadar çekirdeğe yakın tutulur. Elektronlar çekirdek tarafından daha yakınına çekildikçe, dönüş hızı da o nisbette artar. Bu çok hızlı dönüşler atomu sanki katı, rijit bir küreymiş gibi gösterirótıpkı çok hızlı dönen bir pervanenin bize katı bir disk olarak görünmesi gibi. Atomu pervane gibi yavaşlatmanın yolu olmadığına göre, maddeye katı bir görüntü vermeye devam eder.&lt;br /&gt;İzafiyet teorisi, hareketin, maddenin en esaslı temeli olduğunu gösterdi. Atom içi âlemin partikülleri sadece bir alan içinde hızla hareket ettikleri mânâsında dinamik değildi. Neden onlar da tıpkı atomlar gibi bize katı olarak görünen bir hareketten ibaret olmasınlardı&lt;br /&gt;Zira, E=m.c2 formülüyle ifade edilen kütlenin enerjiye denkliği anlayışı atom içi partiküller için de geçerli olmalıydı. O halde, parçacıklar sadece hareket ediyor değildi, aynı zamanda kendileri de hareketten ibaretti. Yani, maddenin varlığı ve maddenin hareketi birbirinden ayrılmaz. Her ikisi de aynı mekân-zaman gerçeğinin farklı cephelerinden ibarettir. Yani, atom içi parçacıklar mekân açısından kütleye sahip nesneler olarak, zaman açısından da m.c2 miktarında enerjiye sahip olaylar, hareketler olarak görünür. Yani, mekânda gördüğünüz madde sabit değildir. Zaman içinde, devamlı faaliyet ve hareket içinde durmadan değişmektedir.&lt;br /&gt;Madem hareket ve değişimler eşyanın temel özelliğidir, o halde harekete görünüşte ‘sebep olan’ kuvvetler klasik fizik görüşündeki gibi nesnelerin haricinde değildir, maddenin dahilinde görünen özelliklerdir. Yani, bir ‘madde’ ve de o maddeye hareket veren ayrıca bir ‘kuvvet’ var diye iki ayrı olay gözlemlenmemektedir. Aslında, partikül fiziğinde kuvvet, etki ettiği maddeler arasında bir enerji alışverişi mekanizmasıdır; daha küçük ara parçacıkların yayılması ve emilmesinden kaynaklanır. Çünkü, meselâ yüklü bir partikül bir foton yayarsa, enerjisinin bir kısmını bu fotona verir ve dolayısıyla hareket durumu değişir. Eğer başka yüklü bir partikül bu fotonu emerse, enerji kazanır, hareket durumunu değiştirir. İşte burada iki parçacık arasındaki karşılıklı hareket durumu değişmelerini biz ‘kuvvet’ olarak görürüz. Fakat kuvvet bu foton alışverişlerinin toplam tesirinin makroskobik görüntüsünden başka birşey değildir. Diğer bir ifadeyle, partiküller arasında haricî ‘kuvvetler’ yok, sadece diğer bazı ara parçacıklar aracılığıyla süren karşılıklı tesirleşmeler vardır.&lt;br /&gt;Her ne kadar atomun bu şekilde görülmesi ile nihaî temel parçacık fikri terk edilmek zorunda kalınmışsa da, her zaman için daha küçük de olsa bazı ‘parçacıklar’ fikrine saplanılır. İşte ‘kuvvet’lerin izahında, yine karşımıza parçacıklar çıkmıştır. Maddenin temel bileşenleri arayışı hâlâ devam eder.&lt;br /&gt;Dün protonlar, elektronlar, nötronlar vardı, bugün kuarklardan bahsediliyor, yarın da alt-kuarklardan v.s. söz edilmeye başlanacak.&lt;br /&gt;Bu imaj, aslında eski Yunan felsefecilerinden kaynaklanır. Bu felsefeciler kâinat görüşlerini iki ayrı temel âleme dayandırıyordu; ruh/mânâ âlemi ve madde âlemi. Onlar maddeyi boşlukta hareket eden ölü ve pasif temel bileşenlerden müteşekkil olarak görüyorlardı. Hareketleri de ruhî/manevî kaynaklı haricî kuvvetlere dayanıyordu.&lt;br /&gt;Bu imaj, Batı düşüncesinin öylesine temel bir unsuruydu ki, modern fizik oldukça farklı bir dünya görüşünü getirdiği halde, bazı fizikçiler hâlâ bu fikri kabullenmeye yanaşmıyordu.&lt;br /&gt;Modern fizikte kâinat bir bütün olarak görünür. Kâinatın bu bütünlüğü atom seviyesinde ortaya çıkar; madde dünyasının daha derin seviyelerine indikçe, iyice kendini gösterir. Makroskobik seviyelerde bize çok farklı olarak görünen şeyler, daha derinliklerdeki aynı mahiyetin farklı görüntüleridir. Maddenin temel seviyelerinde unsurlar arasındaki farklılıklar, ayrılıklar silikleşir. Kâinatın görünürdeki bütün çeşitliliği, çokluğu, tek ve bütün bir mevcut anlayışı içinde çözülür, kaynaşır. Kuantum teorisinde kâinat bir nesneler toplamı değil, birleşik bir bütünün değişik bileşenleri arasındaki irtibatlardan ibarettir; maddenin bileşenleri ve bunların katıldığı olaylar birbiriyle bağlantılıdır, birbirine dayanır; bileşenler tek başına var olan varlıklar değil, birbiriyle bütünlük kuran parçalardır.&lt;br /&gt;Maddenin varlığının dayandığı daha temel seviyelerde, kendi başına varlığını sürdüren mutlak parçacıklar kavramı yıkıldığına ve bunların varlığı da tamamen harekete dayandığına göre, bu seviyedeki faaliyetler, değişmeler aslında var edilişe geçişin göstergeleriydi. Zaten kuantum alan teorisine göre, maddenin bileşenleri arasındaki bütün karşılıklı etkileşmeler daha küçük partiküllerin değiş-tokuşu üzerine yürür. Bu değiş-tokuşla partiküller devamlı bir şekilde yaratılır ve yok edilir. Bu devamlı yaratılışlar ve yok oluşlar, yaratılışla birlikte varlık âleminde bir şekil almalıdır ve şekillerin çözülmeleri maddenin varlığının esasıdır. Modern fizik böylece yaratılış ve yok oluşu, doğum ve ölümü, sadece dört mevsimin ya da canlıların doğumlarının ve ölümlerinin bir özelliği değil, bütün kâinatın varlığının temelini teşkil eden aslî bir özellik olarak görmeye başlar.&lt;br /&gt;Modern fizik bu görüşte kâinatta sabit, bağımsız bir varlığa sahipmiş gibi görünen mekân, zaman ve maddî parçacıkların temelde devamlı bir harekete dayandığını açıklar. Bu, Newton’ın kâinat modelindeki ana unsurların klasik anlamını kaybetmesi demektir. O halde, Newton’ın ‘İlk Muharrik’ şeklindeki Yaratıcı anlayışından çok daha isabetli bir anlayışa da kapı açılmış olmalıdır.&lt;br /&gt;Kâinatın özünde devamlı bir yoktan var edilme ve var iken yok edilme sözkonusu olduğuna göre, İlk Muharrikin yaptığı gibi kâinat başlangıçta yaratılmış ve daha sonra yaratılış olayı durmuş ve belli bir mekanizma kendi kendini devam ettiriyor değildir; her an devam eden bir ‘yaratılış’ olayı vardır. Buna göre, kâinat üzerinde devamlı kudretini gösteren, kudretini çektiği anda bütün kâinatın yokluğa yuvarlanacağı, İslâmî ifadesiyle ‘Kayyum’ bir Yaratıcı olmalıdır. Kayyum olan Yaratıcı mütemadiyen, hiç duraksamaksızın bütün kâinatı yaratır. Doğrudan doğruya, hiçbir aracı olmadan. Burada çok dikkatli olmamız gerekir. ‘Mütemadiyen’ ya da ‘devamlı’ dediğimizde, bu ifade tamamen biz yaratık olan insanların bakış açımızdan geçerlidir.&lt;br /&gt;Zamanın, mekânın kendisi de bu ‘devamlı’ yaratılışın içindedir. Zira, zamanı ve mekânı klâsik mutlak mânâlarından sıyırarak, onları kâinatın temeli olan harekete irca ediyoruz. Yani bu hareketin cereyanıyla, zaman ve mekân beraberce yaratılıyor. Yaratıcı için gelmiş, şimdi, gelecek gibi şeyler sözkonusu değildir. Çünkü, modern fizik ile görüyoruz ki, mekân da, zaman da, Allah’ın yaratma fiilinin biz gözlemci insanlar tarafından görülebilecek bir tarzda kendisini bize göstermesinden ibarettir. Buradan rahatça anlaşılır ki, Allah mekân ve zamanın içinde veya dışında değil, bunlardan tamamen münezzehtir.&lt;br /&gt;Allah sadece yaratır. Ezelden ebede kadar bütün varoluşlar sadece ve sadece basit bir emirden ibarettir: "Kün fe yekûn," "Ol!" emri. Bize çokluk, çeşitlilik olarak görünen bütün varlık âlemi, zamanı, mekânı ile birlikte bu emrin görüntüsüdür. Fakat, bu yaratılış tabiatını* anlayan biri için, bütün çokluk ve çeşitlilik kaybolur. Bu durumdaki bir kişi, geçmişin, geleceğin sadece bizim zihnimizde var olduğunu anlar. Elinde sadece ‘şimdi’ ve daha doğrusuó‘şimdi’ hem geçmişi, hem de geleceği ifade ettiği içinósadece yaratılış fiili kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Madde ve hareketin aynı şeyler olduğunu fark edince, ‘ezelî’ bir maddenin kanunlara ve harekete konu yapıldığı düşüncesinin ne kadar basit olduğu ortaya çıkar. ‘Kanunlar’ diye bir varlık yoktur, kanunlar sadece olayların cereyan ediş şeklinin tasviridir. Meselâ, fizikçi H. Weyl şöyle der: "Elektronun üzerine inşa edildiği bir ve daimî bir varlık gibi birşey yoktur."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19714513-113466717338832513?l=niyet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://niyet.blogspot.com/feeds/113466717338832513/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=19714513&amp;postID=113466717338832513' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113466717338832513'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113466717338832513'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://niyet.blogspot.com/2005/12/fizik-ve-tesi.html' title='Fizik ve Ötesi'/><author><name>Ahmet Faik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08696770155367277968</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/265/1957/320/trastan_sonra.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-19714513.post-113438257769078709</id><published>2005-12-12T02:11:00.000-08:00</published><updated>2005-12-12T02:16:17.710-08:00</updated><title type='text'>Kulluk İçin Marifet ve Marifet İçin Kulluk(1)</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;br /&gt;Bu makalede Bediüzzaman’ın insanın esmaya dolayısıyla marifetullaha -yine kendinden yola çıkarak- ulaşması ve bu bağlamda kulluğunun marifetine katkısı üzerinde durulacak.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Cenab-ı Hak esmasıyla ma’ruf, sıfatlarıyla muhit, zatıyla da mevcud-u meçhuldür.&lt;br /&gt;İnsan öyle bir nüsha-i câmiadır ki, Cenâb-ı Hak, bütün esmâsını, insanın nefsiyle insana ihsas ediyor. İnsan, üç cihetle esmâ-i İlâhiyeye bir aynadır.&lt;br /&gt;İbadetin manası, Dergâh-ı İlâhîde abdin kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemâl-i Rububiyetin ve kudret-i Samedâniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;33. Söz’ün 31. Penceresinde Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyuruyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İnsan, üç cihetle esmâ-i İlâhiyeye bir aynadır&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Birinci vecih&lt;/strong&gt;: Gecede zulümat nasıl nuru gösterir. Öyle de, insan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuruyla bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor, ve hâkezâ, pek çok evsâf-ı İlâhiyeye bu suretle aynadarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihayetsiz zaafında, hadsiz a'dâsına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdanı daima Vâcibü'l-Vücuda bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcâtı içinde, nihayetsiz maksatlara karşı bir nokta-i istimdad aramaya mecbur olduğundan, vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahîmin dergâhına dayanır. Dua ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdad cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîmin bârgâh-ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkinci vecih aynadarlık ise:&lt;/strong&gt; İnsana verilen nümuneler nev'inden cüz'î ilim, kudret, basar, sem', mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz'iyatla, Kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem'ine, hâkimiyet-i rububiyetine aynadarlık eder, onları anlar, bildirir. Meselâ, "Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de, şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder," ve hâkezâ...&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üçüncü vecih aynadarlık ise&lt;/strong&gt;: İnsan, üstünde nakışları görünen esmâ-i İlâhiyeye aynadarlık eder. Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfının başında bir nebze izah edilen insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyade esmâ vardır. Meselâ, yaratılışından Sâni, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden Rahmân ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Lâtif isimlerini, ve hâkezâ, bütün âzâ ve âlâtıyla, cihazat ve cevahiriyle, letâif ve mâneviyâtıyla, havas ve hissiyatıyla ayrı ayrı esmânın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmâda bir İsm-i Âzam var; öyle de, o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır.&lt;br /&gt;Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bizim burada ortaya koyacacağımız ibadetin bu üç vecih ayinedarlığıkla ilişkilerini incelemek olacak..&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Birinci Vecih&lt;/strong&gt; ayinedarlık insanın aczini, fakrini, zaafını ve kusurunu idrakiyle mümkündür..İlmi idrakin fiili idraki desteklemesi ile tam idrak elde edilebilir. Evet tam bir kulluk ile insan aczini ve fakrini hissedebilir. Yoksa aczini idrak eden vicdan Kadir-i mutlaka yönelir de insan kavli ve fiili duası ile kulluk yapmazsa ikilem içerisinde kalır. Ve marifet şuaları tam tele’lü etmez..&lt;br /&gt;Vicdan noktai istinad ile ve nokta-i istimdat ile nihayetsiz acz ve fakr yarasının ilacı olan kulluğa yönelirken, bir Kadir-i Mutlak’a Bir Rahim-i Mutlaka yönelirken insan kulluğu terkederse aczini ve fakrini görmeyip Kendini aldatırsa Marifete ulaşamaz. Eğer anahtar ile kilitin uyumu gibi vicdanın Kadiri Mutlaka, Rahim-i Mutlaka yönelmesine fiiliyle tasdik ederse marifet yolu aydınlanır..&lt;br /&gt;Evet marifet insanın aczini anlamasına ve ikrarına bunu kavli ve fiili ile göstermesine bağlıdır. Bunun adı da zaten kulluktur. Bu ayinedarlıktan haberi olsun olmasın insan ayinedir. Acizdir ama güneşler emride, fakirdir ama kainat hizmetinde. Demek bir Kadir-i Mutlakın emriyle nimetleniyor. İşte kulluk yapan insan kendine yakışanı yapıyor. Ama gururlanan ve insanlığının manasından haberdar olmayan kulluğu terkeden insan da hatta hayvanları da güldürecek bir halde yaşıyor.&lt;br /&gt;İnsan aczini, fakrini ve kusurunu idrak ettiği derecede O’nun Kudretine ayinedadır.. Bu noktada zirveleri yakalamak çok önemlidir.. Tam rezonans olmak tam idrak ancak kullukla olabilir. Fiili, düşüncelerini reddederse yaşadığı gibi düşünmesi kaçınılmazdır.. Aslolan kulluğun deme damara kadar işleyip marifetin hakkalyakinine ulaşmaktır.. Eğer fiilen ve amelen kulluk yapmazsa aczini idrak etse bile ilmel yakinin ancak birinci basamağından öteye geçemez ve bu duruş tehlikeli bir duruştur. Kayma noktasına çok yakın bir mevkidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkinci Vecih&lt;/strong&gt; Ayinedarlık ise insanın kendi cüzi fiilllerinin Cenab-ı Hakk’ın Külli fiillerini anlama noktasında bir kıyas aleti olarak kullanılmasıdır.&lt;br /&gt;Kıyas çok önemlidir, ilmin bir aletidir. İnsan bilmediklerini bildiklerine kıyas ederek tarif eder. Mesela fili tarif ederken burnu hortum gibi kulağı yelpaze gibi bacağı sütun gibi dersiniz.. Veya boyutlarını rakamlarla ifade edersiniz. Rengi için bir referans kullanırsınız. Fakat Vacib-ul Vücud-un vucudu mümkine-yaratılmışlara- benzemediği gibi fiiilleri ve fiilerinin dayandığı isimleri de mümkine benzemez, namütenahidir. El Acz-u anil idrak-u idrakun sozunu soyleyen ancak idrak etmenin yolundadır.&lt;br /&gt;Ve kıyasta vartalar vardır.. Vacib mümküne kıyas edildiğinde bazı sapıklıklar doğabilir. O yanlış kıyas ile Cenab-ı Hakkın hem bir olup hem kainat çapındaki işleri idaresi ve her şeye şah damarından yakın olması anlaşılamaz.. O’nun sıfatları nuranidir. Halikın efalinin mübareşetsiz olduğunu idrak edememenin sonunda Halik’ı inkar vardır.Bu yanlış kıyastan O’nun Kainat-ı yaratmasını bir ihtiyaca bağlama çıkabilir. Çünkü biz her şeyi bir ihtiyaçtan dolayı yaparız. Bediüzzamanın ifadesiyle Cenab-ı Hakka malum ünvanı ile bakarsan münker olur. Yani O da bilinebilir nasıl ki mevcudat bilinebiliyorsa.. derse insan O’nu inkara adım atmış olur..&lt;br /&gt;Doğru kıyas çok önemlidir.. Bir eczacı olarak nasıl şu eczahanedeki ilaçları yapıyorsam Halık da şu eczahane-i kübradaki mükemmel ilaçları yapıyor deyip, kendi cüzi sınırlı sıfatlarımızı basamak yapıp Cenab-ı Hakkın namütenahi sıfatlarını anlamak doğru kıyas demektir. Burada kendi cüz-i fiillleriyle Cenab-ı Hakkın Külli fiillerini kıyaslama vardır. Ama bunun da bir usulü vardır. Önce bir sınır çizecek insan..Mesela malikiyeti idrak noktasında diyecek ki şurdan şurasına ben malikim. Malikiyetin ne olduğunu anlayacak önce.. Sonra kainattaki hakiki malikiyeti anlayacak bu cüzi malikiyetiyle Kainattaki büyük malikiyeti kıyaslayarak.. Sonra kendinin de bu malikiyetin bir parçası olduğunu idrak edip kendi cüzi malikiyetinin Külli malikiyeti anlamak için verilmiş olduğunu idrak ile çizdiği sınırı kaldıracak..Bu şekilde kendi ilmi hikmeti ve kudreti ile Saniin Sonsuz İlim, Hikmet ve Kudretine ayinedarlık yaptığını anlar..&lt;br /&gt;Enenin bu vazifeyi yapması onun kulluğunu takınmasıyla mümkündür. Yani bu çizgiyi silmesi kullukla olur. Kendi aczini ve fakrini nkusunu idrak eden insan bu çizgiyi siler ve Kainatın Sahibinin Esma ve sıfatlarının nurani gölgesine sığınır. Yok eğer kulluğunu idrakten uzaklaşır, kendine verilen Rububiyetin mevhum olduğunu anlamazsa, verilen sıfatların O’nun sıfatlarını anlamak için verildiğini anlamazsa ve kendisine vücut verirse, yani bizatihi kaim olduğunu düşünürse, ilmine kudretine güvenirse, kendine malik olduğunu zannederse, her şey de kendine maliktir diyecektir. Bu noktada kainattan gelen marifet şuaları –yani nizam, intizam, hikmet, adalet, birlik, beraberlik delilleri- o ene karadeliğinde kaybolacak, yani afaktaki delillerin enfüste tasdikçisini görmediğinden her şeyin O’nun esmasının ayinası olduğu hakikatinden uzaklaşacaktır. Ben kendime malikim diyecek. Adeta bir firavn olacak. Her şey kendine malik. Eşyayı da sebepler yapıyor diyecek. Ve marifet yolundan sapıp dalalet çukurlarına düşecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üçüncü vecih&lt;/strong&gt; ayinedarlıkta Esma-i ilahinin bir halitası olan insanın kainat kütüphanesindeki diğer kitapların bir fihristesi olarak Esmanın bir nakş-ı azamı olarak arz-ı endam etmesi ve bu şekilde kendini okuması ve okutturması ifade ediliyor.&lt;br /&gt;23. Sözde denildiği gibi iman bir intisaptır. İman ile insan üzerinde tecelli eden nakışları okutur. Mü’min şuur ile okur ve o intisapla okutur deniliyor. Antika bir sanat demirciler çarşısında sadece demiri itibariyle kıymet görürken sanatkarına nisbet edilerek satılırsa kıymeti birden bine çıkar. Cenab-ı Hakk’ın masnuuyum diyen insanın kıymeti kendinde tecelli eden esmaya göre olur. Kıymeti kendinden değildir. Eğer o nisbet kesilire üstündeki manidar nakışlar okunmaz. Sani unutulsa Sania müteveccih manevi yönler anlaşılmaz. Kıymeti sadece et ve kemik olarak kalır. Ayinedarlığı gizlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet bir mü’mini yakarış içinde gören bir insan, artık o mü’mini nerede görürse görsün yakarış halindeki tablo karşısındadır. Ve o mümin görünmesiyle Rabbini hatırlatır, intisabını gösterir.. Fiil ve davranışlar rızası istikametinde olduğu sürece ne nisbette mü’min O’nu hatırlatır. Kulluğu nisbetinde fiil ve davranışlar kemale erer. Kulluğu nisbetinde Rabbini hatırlatır. En büyük kullar peygamberlerdir ve Peygamberler Sultanı Hz. Muhammed Mustafadı(asm) O’na en büyük kulluğu yapan en büyük ayinedardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İman bir intisaptır. Kullluk ta o intisabın görüntüsüdür. O intisapla nakışlar okunur yani marifete ulaşılır..&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19714513-113438257769078709?l=niyet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://niyet.blogspot.com/feeds/113438257769078709/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=19714513&amp;postID=113438257769078709' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113438257769078709'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113438257769078709'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://niyet.blogspot.com/2005/12/kulluk-iin-marifet-ve-marifet-iin.html' title='Kulluk İçin Marifet ve Marifet İçin Kulluk(1)'/><author><name>Ahmet Faik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08696770155367277968</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/265/1957/320/trastan_sonra.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-19714513.post-113424715279663836</id><published>2005-12-10T12:28:00.000-08:00</published><updated>2005-12-10T13:15:08.586-08:00</updated><title type='text'>Haşir(1)</title><content type='html'>HAŞİR MESELESİNİ DAHA İYİ ANLAMAK ESMAYA BAĞLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haşir risalesinin sonunda ‘Haşre akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki: &lt;strong&gt;Haşr-i âzam, İsm-i Âzamın tecellîsiyle olduğundan&lt;/strong&gt;, Cenâb-ı Hakkın İsm-i Âzamının ve her ismin âzamî mertebesindeki tecellîsiyle zahir olan ef'âl-i azîmeyi görmek ve göstermekle, haşr-i âzam bahar gibi kolay ispat ve kat'î iz'ân ve tahkikî iman edilir. Şu Onuncu Sözde feyz-i Kur'ân ile öyle görülüyor ve gösteriliyor. Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa, âciz kalır, taklide mecbur olur’ buyuruluyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet Üstad Hazretleri de Haşir risalesinde bu metodu takip etmiş. Her bahiste once bahse konu olan esmasıyla Rabbimizi tanıtmış ve biz de O esmasıyla Cenabı Hak marifetine seviyemize göre pencere açınca o pencereden meselesi güneş gibi aklımızı ve kalbimizi aydınlatıyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela Haşir Risalesinde &lt;strong&gt;Adalet&lt;/strong&gt; bahsi var. Önce Adaletiyle Cenab-I Hakkı tanıtıyor.. Ve okuyucu Ya Rab sen ne kadar Adilsin diyor.. Ve adaletin mertebelerinde dolaşıyor.. Çünkü önemli bir mesele Esmada mertebenin olduğunun anlaşılması ve O’nun isimlerini en yüksek mertebeleriyle tanımak bir başka deyişle O’nu adl isminin penceresinden azam mertebede tanımak.&lt;br /&gt;Evet Adalette mertebeler var… Bir hakim adildir ama adaletinin derecesi nedir.. Yani bir menfaat ve korku veya bilgisizlik onun kararını etkileyebilir.. İlminin derecesine göre adaleti üst mertebededir..&lt;br /&gt;Her kes emri altındakilere adaletli davranabilir.. Ama Mutlak adaletli davranabilir mi..&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Adalet her hak sahibine hkkını vermektir&lt;/strong&gt;.. Gözün hakkı görmektir.. 150 milyon km uzaktan güneş gönderilmiş göz için.. Kulağın hakkı duymak.. Midenin bütün ihtiyaçları karşılanmış.. Her hücrenin.. İhtiyaçları karşılanmış .. Yani hücreyi koruyan zardan, üremesi için gerekli çekirdeğine enerji ve yiyecek depolarına kadar. Bir hücre devletinde nasıl adaletle işler dönüyor.. Canlılar aleminde de öyle adaletle işler dönüyor.. Ekolojik denge karbon devri azt devri . Bir canlıda., bir nevde ve bütün nevlerdeki adaleti beraber görmeli insan..&lt;br /&gt;Adaletin bir başka manası dengedir.. Rahman suresinde bu mizana 4 defa işaret ediliyor.. Denge yani hak sahibine hakkını verme.. Bir hücre ne kadar çoğalmalı ise o kadar çoğalıyor daha fazla çoğalmıyor yani kanserli hücre olmuyor.. Aynı dengeyi şimdi sadece bir atoma bakarak düşünün.. Atomun parçaları arasındaki muhteşem denge, her parçanın içindeki muhteşem denge.. Şimdi nazarınızı bütün atomlara çavirin.. Kainatın her köşesindeki Muhteşem denge.. Evet doğru bakış açısı yakalanınca Her şeydeki O’nun Adaletinin tecellisi görülüyor.. Kainatta sadece O’nun adaleti görünüyar.. Rabbim sen ne kadar Adilsin.. Senin Adaletini idrakten aciz olduğumuz söylemek senin adaletini idrak ettiğimizin emaresi sayılabilir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 Lema da..&lt;br /&gt;- Önce kainat bir şehire benzetiliyor.. Şehirdeki büyük tahavvilat ve masarifin ölçülü olması nazara verilip ancak herbir anda umum kâinatı görür, nazar-ı teftişinden geçirir birtek Zâtın mizanıyla ölçülebileceğini söylüyor&lt;br /&gt;- balıklardan bir balık, bin yumurtacıkla nasıl dengeyi bozmuyor&lt;br /&gt;- nebâtattan haşhaş gibi bir çiçek, yirmi bin tohumla nasıl istila etmiyor&lt;br /&gt;- Hava nasıl zararlı gazlarla kirlenmiyor&lt;br /&gt;- cesed-i hayvânînin hüceyrâtından&lt;br /&gt;- kandaki küreyvât-ı hamrâ ve beyzâdan&lt;br /&gt;- zerrâtın tahavvülâtından&lt;br /&gt;- cihazat-ı bedeniyenin tenasübünden&lt;br /&gt;- denizlerin vâridat ve masarifine,&lt;br /&gt;- zemin altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyatlarına,&lt;br /&gt;- hayvânat ve nebâtâtın tevellüdat ve vefiyatlarına,&lt;br /&gt;- güz ve baharın tahribat ve tamiratlarına,&lt;br /&gt;- unsurların ve yıldızların hidemat ve harekâtlarına,&lt;br /&gt;- mevt ve hayatın, ziya ve zulmetin ve hararet ve burudetin değişmelerine ve döğüşmelerine ve çarpışmalarına kadar&lt;br /&gt;- Ve bilhassa zeminin yüzünde, nebâtî ve hayvânî dört yüz bin taifenin tevellüdat ve vefiyatça ve iaşe ve yaşayışça rahîmâne muvazeneleri&lt;br /&gt;- Ve bilhassa o hadsiz milletlerin hadsiz efradından birtek ferdin âzâsı, cihazatı, duyguları o derece hassas bir mizanla birbiriyle münasebettar ve muvazenettedir ki, o tenasüp, o muvazene, bedâhet derecesinde bir Sâni-i Adl ve Hakîmi gösteriyor.&lt;br /&gt;denilerek zerreden şemslere kadar her mekandaki adalet nazara veriliyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbimiz Adaleti Kainatı kaplayan azam mertebesiyle akıllara ve kalplere sunulduktan sonra Evet Adil olan Rab elbetteki haşri yaratacaktır hüküm cümlesi konuluyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet Adil olan demek zerre kadar zulum yapmayan demek. Ve Haşri inkar etmenin Kainatı da inkar manasına gelecegini ifade ediliyor.. Çünkü kainatta herşey onun adaletinden tecellisi ile varlığını sürdürüyor.. Bir an o Adl ismiyle tecelli etmemiş olsa kainat yok olurdu. Hücreler atomlşar paramparça olurdu..&lt;br /&gt;Bu netice içinde şu argümanlar kullanılıyor..&lt;br /&gt;- Bir sineğin hakk-ı hayatını rahîmâne muhafaza eden bir adalet acaba haşri getirmemekle, umum zîşuurların hadsiz hukuk-u hayatlarını ve nihayetsiz mevcudatın nihayetsiz hukuklarını zayi eder mi.&lt;br /&gt;- Hem hiç akıl kabul eder mi ki, insanın başına ve içindeki havassına saçları adedince vazifeler yükletsin de, yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviye versin?&lt;br /&gt;- İsraf adalete zıt.. Ahiretin yaratılmaması dünya ve içindeki her şeyin israfı manasına geliyor..&lt;br /&gt;- Zalim zulmüyle mazlum da mazlumiyetiyle öbür aleme gidiyor demek bir mahkeme-I Kübra ya bırakılıyor..&lt;br /&gt;- İnsanı kainatın sultanı yapsın sonra ona Onun en büyük ihtiyacı olan saadet-I ebediyeyi vermesin..Bi nevi zulüm yapsın..&lt;br /&gt;- İşte, eğer saadet-i ebediye olmazsa, şu esaslı nizam, bir suret-i zaife-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan mâneviyat ve revâbıt ve niseb, hebâ olup gider 29. Söz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet 10. Sözün Hatimesinde de Kuderet bahsi var.. Aynı şakilde 29. Sözün Medar larından sonra ‘Haşre muktazi vardır ve Fail muktedirdir’ denilerek Cenab-I Hakkın Kudreti nazara veriliyor.. Bu bahis çok önemli.. Her ismin ahirte bakan yönü var. Ve isimler birleşerek Ahiretin vücudunu güneş gibi hatta kör gözlere de gösteriyorlar.. fakat Rabbimizin Kadir isminin azam mertebede anlaşılması ile mesele daha beraklaşıyor… Bu bakımdan Kudret bahislerinin anlaşılması çok önemli..&lt;br /&gt;Evet Fail muktedirdir.. Öyle ki o kudrete göre baharı halkatmek bir çiçeüi halketmet gibi cenneti halketmek de bir baharı halketmek gibi.. O emr-I Kün feyekune sahip. Ol deyince oluyor. Kudret-i İlâhiye zâtiyedir. Öyleyse acz tahallül edemez.Kudret melekûtiyet-i eşyaya taallûk eder. Öyleyse mevâni tedahül edemez.Hem nisbeti kanunîdir. Öyleyse, cüz, külle müsavi gelir; ve cüz'î, küllî hükmüne geçer.&lt;br /&gt;Nihayetsiz hazineleri olan bir sultanın muti hizmetkarı bir bardak su istese sultan vermez mi.&lt;br /&gt;(&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Evet Bill Gates ten çocuğu bir windows yazılım programı istese elbette verir..)&lt;br /&gt;Haşre muktazi Esma adedince, Esmanın tecelliyatı adedince, Mahlukatın sayısı adedince.. Fail ise muktedir. &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;O ol deyince oluyor.. En küçük bir mahluk Rabbim ben ve sevdiklerim için cennet dese elbette ki O adili mutlak vermemek suretiyle istemeyi vermesine karşı zulüm yapsın.. Rahmetinin muktezasının zıddıyla muamele etsin… Haşa&lt;br /&gt;..&lt;br /&gt;Zulmüyle giden zalime cezasını elbetteki verecektir..&lt;br /&gt;Mahlukatın Cenab-I Hakkın esmasıyla irtibatını görmeyen onları küfran perdesne atan kainatıa karşı zulüm işleyen Kafir için elbete ki ebedi cehennemiyaratacaktır.. Çünkü en küçük bir sebep haşrin yaratılması için yeterlidir.. Tabii bu nokta tekrar etmek lazım kudret bahsini anlamaya bağlı. Kudret bahsi de ancak tevhid bahsinin anlaşılmasıyla mümkündür.. Yoksa Cenab-I Hakkın kudretinin delili olan şu muhteşem düzeni esbaba ve tabiata verenler O nun kudretini anlamaktan çok uzaktırlar.. Kainata manay-I harfiyle bakmayan vücudu O ndandır demeyen, Elbetteki O kudreti anlayamaz.. Kendi nefsinde bir güç gören elbete ki enaniyet saikasıyla o tevhidden ve Ve o kudreti anlamaktan uzaktır..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19714513-113424715279663836?l=niyet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://niyet.blogspot.com/feeds/113424715279663836/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=19714513&amp;postID=113424715279663836' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113424715279663836'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113424715279663836'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://niyet.blogspot.com/2005/12/hair1.html' title='Haşir(1)'/><author><name>Ahmet Faik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08696770155367277968</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/265/1957/320/trastan_sonra.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-19714513.post-113423987734390152</id><published>2005-12-10T10:36:00.000-08:00</published><updated>2005-12-10T10:41:10.940-08:00</updated><title type='text'>1. Söz'ün Hatırlattıkları</title><content type='html'>Mevcudatın Lisan-ı Hali ile virdi Zebanı dır. Bütün fenler herşeyin mükemmel yaratıldığının göstergesi.. Sadece karbonla ilgili organik kimya kitapları cilt cilt.. Gözü öğrenmek için şu kadar sene tıp okuyacaksınız ama yine de bilim bu gün gözü tam olarak keşfedemedi. Herbir zere üzerindeki sanatlar ile mükemmellik dilleriyle atomları adedince Bismillah diyor.. Atomlar partükülleri adedince bismillah diyor... Kör sağır cahil bir adam bütün fabrikalara gidiyor ve mükemmel işliyor..Elbette kendisini işleteni gösterir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşey herşeye muhtaç.. Bitki böceğe böcek bitkiye havaya güneşe.. Güneş muhteşem bir hızla diğer güneşlerle beraber hareket ediyor.. Muhteşem bir nizamın parçası.. Herşeyin ihtiyacının umulmadık elinin yetmediği yerden her.şeye gelmesi lisanı hallariyle Allah namına hareket etmelerini gösteriyor.. Yavrulara sütün annelerden verilmesi Güneşin 150 milyon km den gönderilmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allahın kanunlarına uyarak hareket edşyorlar Onun izni ile hare-ket ediyorlar. Yıldızların trafiğini ayarlayan ekolojik dengeyi ayarlayan İnsanın vücudundaki dengeyi ayarlayan Atomlardaki dengeyi ayarlayan.. Hiç bir şeyi haddinden tecavüz ettirmeyen.. Her şeye acziyle beraber herşeyi musahhar eden yani her ihtiyacını gören. Koruyan hayatını idame ettiren O..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bedevi adam kabile reisinin ismiyle hareket ettiği zaman her yerde hürmet görüyor çünkü kendi gücü kudreti yok öyle de her şey nihayetsiz aczleriyle beraber nihayetsiz bir şekilde kainat emirlerinde olması... Tohumun acziyle eraber toprak su hava güneş emrine girmesi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadsiz düşmanlar. Acz yarası. İnsan sinekten mikroptan korktuğu gibi gökyüzündeki yıldızların hareketinden de endişe eder.&lt;br /&gt;Hadsiz İhtiyaçlar.Fakr yarası.. İnsan elma armut mevye sebze istediği gibi bütün dünyayı da versen doymuyor. Ebed istiyor ebedden ve Ebedi bir zattan başkasına razı olmuyor. İnsanın içindeki aşk ta ebed için verilmiş.. İşte bu haldeki insanın ihtiyacatı sonsuz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu haldeki insanın Rabbi O zattır ki Emri bütün aleme geçsin Ol deyince Herşey olsun.&lt;br /&gt;Evet tevekkeltü Alaallah diyen insan gemiye biner ama yükünü sırtında taşımaz. Hadiselerin dalgaları onu etkilemez..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İman hem nurdur hem kuvvettir.Hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir.&lt;br /&gt;İmanının kuvvetine göre hadisatın tazyikatından kurtulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İman insanı insan eder belki de sultan eder. İmansız insan dilencilikten kurtulamaz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bu dünyaya ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek olgunlaşmak için gelmiştir. İlim ve dua.. İlmin özü marifetullah yani vicdan bilgisi. Dua da kulluğun özü.. Ve bu iki noktaya insanı ulaştıran acz ve fakri.&lt;br /&gt;Aczi ile Onun Kudretine ayinedarlık yapar fakrı ile de Gınasına yani zenginliğine ayinedarlık yapar....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bir çocuk eli uzanamadığı şeyleri ya ağlar ya ister işte öyle de insan fiili. Veya sözlü dua eder. İnsan da bir çocuk gibi bütün kainatı aczine binaen emrine musahhar eden(güneş bi lamba hayvanlar ve bitkiler emrinde) Rabbine acz ve fakrı ile sığınır ta ki ihtiyaçlarını elde etsin ve korktuklarından kurtulsun..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bir tek adam geldi bütün şehir ahalisini cebren işlerde çalıştırıyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam aciz. Gücünün yetmeyeceği işleri yapıyor.. Bütün ahaliyi kendine musahhar ediyor.. Demek padişah namına hareket ediyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tohum--------------meyve(tohum nere meyve nere.. Tohumun aklı mı var. Fikri mi var.. Kudreti güneşe yeter mi.. Aciz şey kudretli gibi iş yapıyor.. Cahil şey sanki her şeyi biliyor)&lt;br /&gt;İnek koyun----------süt (süt ne büyük mucize.. Uzmanlar araştırıyor...... Nacak buluyor..İnek ne büyük bir fabrika. Saati yapan usta vardır elbette inek fabrikasının da ustası vardır ve inek süte sahip değildir. Yan ben yaptım diyemez... Otu nerdden bilsin.. Kimyasal reaksiyonları nerden bilsin.. Sütü yapan bütün atomları bilen ve emrine musahhar eden yani itaat ettirendr.&lt;br /&gt;Yumuşak kök---------taşları deliyor. Kökten bir madde çıkyor deliyor.. Kimyasal reaksiyonların sahibi kimsa atomların sahşbş de odur. Çekim yasasının sahibi kimse elektromanyetik kuvvetinde sahibi O dur.. Kainatta hiç bir kuvvet yoktur. Havl ve kuvvet O nundur..La Havle Ve La Kuvvete İlla Billah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esbabın içtimaı dua dır. Sebep olanlar neticeleri Allah tan istiyor.. Mevcudat bu haliyle kulluk yapıyor... Mevcudatın ibadetleri dualarıdır.. Lisanı halleri ile bismillah diyorlar.. Tohum toprak su g,neş birleşiyor... Ağaç oluyor... Birleşmeler yani beraber bulunmaları sadece duadır.. Bu küçük sebeblerden büyük netice oluyor..&lt;br /&gt;Sebepler aciz, kudretsiz, hissiz&lt;br /&gt;Netice nihayetsiz sanatlı, ve süslü ve kudret isteyen bir yapıda..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve herşey bu lisanla Halıklarını binler dille tesbih ediyor..Sen Sübhansın Sen Kadirsin Sen Hakimsin Sen Alimsin Sen Rahimsin diyorlar...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19714513-113423987734390152?l=niyet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://niyet.blogspot.com/feeds/113423987734390152/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=19714513&amp;postID=113423987734390152' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113423987734390152'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113423987734390152'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://niyet.blogspot.com/2005/12/1-szn-hatrlattklar.html' title='1. Söz&apos;ün Hatırlattıkları'/><author><name>Ahmet Faik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08696770155367277968</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/265/1957/320/trastan_sonra.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-19714513.post-113411796227122594</id><published>2005-12-09T00:43:00.000-08:00</published><updated>2005-12-09T00:46:02.283-08:00</updated><title type='text'>Niyet</title><content type='html'>Nükte&lt;br /&gt;Mukaddemede zikredilen dört kelimeden, niyet hakkındadır.&lt;br /&gt;Arkadaş! Bu niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acip bir iksir ve bir mayedır.&lt;br /&gt;Ve keza, niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur.&lt;br /&gt;Ve keza, niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder. Demek, niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, halâs, ancak ihlâsladır. İşte bu hâsiyete binaendir ki, az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binaendir ki, az bir ömürde Cennet, bütün lezaiz ve mehâsiniyle kazanılır. Ve niyetle insan daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.(Katre-Mesnevi Nuriye)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19714513-113411796227122594?l=niyet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://niyet.blogspot.com/feeds/113411796227122594/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=19714513&amp;postID=113411796227122594' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113411796227122594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/19714513/posts/default/113411796227122594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://niyet.blogspot.com/2005/12/niyet_09.html' title='Niyet'/><author><name>Ahmet Faik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08696770155367277968</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/265/1957/320/trastan_sonra.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
